Roger Waters Biyografisi

1943 yılının 6 Eylül’ü Great Bookham, Surrey İngilterede dünyaya gelen bebeğin adı George Roger Waters idi. İlk zamanları babası Eric’in

2. Dünya Savaşının sonuna doğru ölümüyle zor geçen bir dönemdi.Roger’in çocukluğu, annesi ve kardeşi John ile birlikte üniversite şehri Cambridge’in kenar mahallelerinde geçti.

Yirmili yaşlarının başında, Londradaki Regent Street Polytechnic okulunda yakın arkadaşları Richard Wright, Nick Mason ve Clive Metcalf ile bir grup kurdu. Grubun adını Sigma 6 koydular. O zamanki menejerleri Ken Chapman ile Londra klüplerini dolaşarak kendilerini tanıtmaya çalıştılarsa da bir çok eleman ve isim değiştirdiler. T-Set, The Architectural Abdabs ve The Screaming Abdabs bunlardan bazıları idi. Aşağıdaki gazete kupürü Pink Floyd’un ilk halinin basında çıkmış ilk resmi olarak bilinir. The Regent Street Poly dergisinde yayınlanan haberde; Pop’un yeni grubu olarak tanımlarken grup Blues’un grubun temel hareket noktası olduğu vurgulanıyor. Roger neden Rhythm ‘n Blues’u tercih ettikleri sorusuna Blues ile kendilerini ifade etmede ki kolaylığı söyleyerek;

– “Ritmik olarak kendinizi Blues tarzında ifade etmeniz çok daha kolay, fazla bir pratiğe ihtiyaç yok sadece biraz temel anlayış” diye cevap veriyor. Rock müzik ile kıyaslanmasına ise,

– “Rock müzik ifadesiz bir ritmdir, herkezin bildiği gibi Ritm Blues, rock müziğinin temelini şekillendirir.” diyor.

Fakat Waters, imtihanlarını önesürerek grubu ikinci plana atar ve okuluna ağırlık verir, grup söner. Roger’in kariyerini değiştiren olay Mike Leonard’ın Highgatedeki dairesini kiraladığı anda değişti. Mike

Leonard sadece ev sahibi değil ayrıca gençler arasında olup biten ile çok ilgili biriydi. Mike, Hornsey

Sanat Kolejinde hocalık yapıyor ve ışık ve müzik arasındaki sanatsal bağı geşiştirmeye büyük ilgi duyuyordu. Daha sonraları Roger’in Cambridge’den başka bir çocukluk arkadaşı Syd Barrett, Mike’in

evinin bodrumundaki müzik provalarına katılmaya başladı.

Bob Klose, müzisyen yanı ile Syd ile müzikal anlamda sürekli bir çatışma halindeydi. Bob gruptan çıkarılınca, Syd grubun doğal lideri ve sonu gelmez fikirleri ile diğer 3 üyeyi yönlendiren isim olmuştu. Syd, hafif uyuşturuculara, doğu dinlerine ve hayalini doldurabilecek her türlü birikime ilgi duyan biriydi. 1965 yılında Countdown Clubda çalmaya başladıklarında onlar “The Pink Floyd Sound” olarak adlandırıldılar. Muhtemeldir ki o geceki isim tartışmalarının arasında öne çıkan oydu.

Zira her gece benzer tartışmaları yaşıyorlardı. 1965 ile 66 arasındaki bir yılı R&B coverleri çalarak geçirdiler. Fakat Rick’in klavye ve Syd’in gitardaki çalma istekleriyle 5 dakikalık parçaları 25 dakika haline getirmeye bayılıyorlardı. Waters’ın sonradan belirttiği gibi öyle ukalaydılar ki hit olan veya sevilen parçalarını değil bilinmeyen parçalarını çalarak seyirciyle dalga geçiyorlardı. O dönem sürekli Londra ve Cambridge klüpleri arasında gidip gelerek çalmayı sürdürdüler. 1966 başlarında, Roger ve diğer grup üyeleri ciddi olarak kariyerlerini ve Peter Jennerden aldıkları daveti ve Andrew King’in onarın menejeri olması fikrini düşünmeye başladılar ve kabul ettiler. Bu Syd’in “Astronomy Domini” ve “Instellar Overdrive”‘ı bestelemesinden çok önceydi. “Aşk Yazı” olarak bilinen 1968 yazından önce Londranın batısındaki Free School “happenging”lerinin daimi grubu olmadan önce grup isminin sonundaki “Sound” kelimesi kaldırıldı.

Pink Floyd’un ilk yayınlanan albümündeki bir parça “Take Up Thy Stethoscope And Walk” adıyla Waters’a aitti.

Fakat albüm alternatif müzik dünyasına aitti ve adı “Piper at the Gates of Dawn”
sadece Syd’in gizemine hizmet etti.

İlk liste başarıları ve sabit turneler bir gizi saklıyordu. Parlak, zeki maskesinin altında Pink Floyd’un lideri ve bestecisi problemler yaşıyordu. Kötü geçen ilk ABD turnelerinin ardından, sorunla yüzyüze geldiler ve 1967 yılbaşı beşinci Pink Floyd üyesi David Gilmour’un gruba dahil edilmesi gerekliliği ortaya çıktı.Onun, eğer Syd turnenin ortasında bırakmak isterse yerine geçebileceği düşünüldü.

İkinci albümün yayınlanma günlerinde David’in tamamen onun yerini alması kesinleşti. Roger, Syd’in yokluğunda kendi şarkı yazarlığını geliştirmişti. Yeni albüm “A Saucerful of Secrets” sadece bir Syd parçası içeriyordu. Roger Waters daha sonra “Set The Controls For The Heart Of The Sun” parçasının sözlerinde bir Çin şiir kitabından yardım aldığını itiraf etti. Li Ho adlı şairin “witness the man who raved at the wall as he wrote his question to heaven.”, “watch little by little the night turn around” , ve Li Shang-Yin adlı şairin “countless the twigs which tremble in dawn” ve “one inch of love is an inch of ashes.”
satırlarını içeriyordu.

Sonuç olarak Roger Waters grubun geleceğe doğru dümenini eline almıştı. Açık olan bir şey vardı ki, Waters, Barrett’in stilini taklit etmiyor, etmek de istemiyordu. Daha sonraki bir kaç albüm bunun ip uçlarını verdi ve sonuçta ortaya “Meddle” çıktı. 1968den 1971 yılına kadar grup canlı performanslar ve stüdyolarda çok uzun zaman harcayarak sağlıklı bir şekilde müzikal fikirlerini geliştirdi. Her yeni konser, gruba bir başka evrim ve yaratıcılık süreci olarak katkı yapıyordu. “Meddle” çok büyük övgüler aldı ve “Atom Heart Mother”‘ın Amerikadaki önceki başarılarının üzerine sağlam bir eklenti oldu. Satışlarındaki yüksekliğe rağmen Pink Floyd birçoklarınca bir sanat grubu olarak görülmektedir. O dönemde Avrupa ve Amerikadaki ana müzik akımları üzerinde bir etkisi olmayıp grubun etkinliğini yitirmesinden endişe ediliyordu.

Ocak 1972 de, Brightondaki The Dome salonunda Pink Floyd Eclipse projesini gün ışığına çıkardı. Roger Waters 3 aydır süren çabalarının iyi bir yolda olduğunu düşünüyordu. Albüm piyasaya çıkmadan turneye çıkma kararı hayranlarını, gazetecileri ve kritike edenleri çok
şaşırtmıştı. Waters’ın bu çılgınlığının arkasında iyi bir sebebi vardı, ona göre albümü turnede çala çala olgunlaştırmak, grubun albüm üzerindeki fikirlerinin ve çalınışının daha oturmasını sağlayacaktı. Sahne gerisinde ise EMI, tüm ağırlığını bu daha sonra
“The Dark Side of The Moon”
olarak adlandırılan bu projeye veriyordu. 3 Mart 1973 de ise albüm basit bir siyah fon üzerine bir prizma ve ondan çıkan renk açılımı grafiği ile raflardaki yerini aldı. Ve işte o güne değin yapılan hiç bir albüme benzemeyen plak, o günden bugüne satışını tek bir gün durdurmadan devam etti. Waters daha sonra “Bir rüyanın sonudaki albüm” olarak tanımladı. Fakat hem dinleyicileri, hem de EMI kendilerinden ısrarla yeni bir
“The Dark Side”
bekliyorlardı.

İki yıl sonra yaptıkları albümü ilk önceleri pek ilgi uyandırmadı. Fakat “Wish You Were Here” çok yakın bir ilgi gerektiren bir boyuta sahipti. “The Dark Side Of The Moon”‘u ve soundunu yeniden yaratmak ve sürdürmek çok kolaydı. Ancak Roger’in mükemmelliyetçiliği onu daima zamanının ötesine götürmeyi amaçlardı.

Roger, bir yandan da albümdeki müzikler kadar sözlerinin de kuvveti nedeniyle dinleyicileri arasında ün salmıştı.
“Wish You Were Here”
‘in yapımımı süresince süren baskı, albüm sonrası tüm dört üyenin de evlenmesine ve grup içerisinde bölünmelere yol açmıştı. Ama yakın arkadaş olarak dördü de bunun üstesinden geldiler. Nick hala hafta sonlarını Roger’in evinde geçiriyor ve Rick ile David daha sınırlı da olsa ilişkilerini sürdürüyorlardı. Fakat aynı kafadaki insanlardan oluşan grup günleri artık gerilerde kalmaya başlamıştı.

1976, Pink Floyd profesyönelliğe adım attığı 1967den beri turneye çıkmadıkları ilk yıl olmuştu. Dinlenmeyi hakketmişlerdi ama Roger 1975
“Wish You Were Here”
turnesinde çaldıkları iki parça üzerinde yeniden çalışmaya başladı. Bunlar
“Dogs”
ve
“Pigs”
idi ve konsept albüm olarak bir sonraki Animals albümüne uyuyordu. Bir George Orwell teması üzerine tüm insanlar ya domuzlara, ya koyunlara yada köpeklere
benzetiliyordu. O aşamada seyircinin talebini ve organizatörlerin isteklerini tatmin etmenin tek yolu, “Animals” turnesini futbol stadyumlarına aktarmaktı ki bu Pink Floyd teknolojisini de yanında gerektiriyordu. Dört dinleme sistemli hoperlör düzeni, uçan balonlar ve bir çok özel efektler konseri tam olarak hissetmelerini sağlamak için hazırlanıyordu. Turne Roger’in tasviriyle “bir kabus’a dönüştü”. Floyd konserde çaldıkça, seyircinin yarısı konserde kendi eğlencelerini yaratıyor, yiyor içiyor, havai fişekler patlatıyor, bağırıp çağırıyorlardı. Havai fişekler ve çıkan kavgalar Floyd klasiklerinin etkisini azaltıyordu. Fakat 76 Temmuz ayında Roger’in söyleyişi kalpten olmaktan çıktı, ve sanki yok edilmesi gereken bir düşmana karşı verilen savaşa dönüştü.

New Yorkta verilen dört Madison Square Garden konserinde, Roger’in düzenli olarak hayran görünümündeki seyirciyle çatışması görüldü. Bütün bu organizasyonla Roger’in yabancılaşması çok açıktı.
“Animals”
turnesindeki bu tabuta son çiviyi Quebec Kanada Montreal Olimpik Stadyumundaki olay çaktı. Roger, sahneye sarhoş dinleyicilerin cam şişelerini atmalarından dolayı zırhlı eldivenle çıktı. Büyük
kalabalık asla sakinleşmedi ve bütün gün stadyum rock konserlerinde kötü bir anı olarak kaldı. Roger ya erken bir emeklilik yada bir savaş yaşayacaktı artık.

Diğer üyeler 1978 güneş batışında denize açılırken, Roger, son turnesindeki kendi yabancılaşmasından doğan fikirle boğuşuyordu. Ve basit bir fikirle kendisiyle seyirci arasında bir duvar oluşturma fikri geliştirdi. Kendini onlara karşı koruyacaktı. Fakat böyle çılgın bir fikir nasıl olur da bir albüme veya bir turneye yerleştirilebilirdi? “The Wall”, Roger’in “Dark Side”‘ın başarısını dahi gölgede bırakan bir başyapıtı olacaktı. 1980 de çiftli albüm olarak çıktığında, 1975 yılında onlar için bazı animasyonlar yapan Gerald Scarfe’inin hiçivli çizgi resimleriyle donatılmıştı. Katkısı sadece albüm kapağıyla kalmayıp daha sonra çevrilen
“The Wall”
filminin animasyonlarını da hazırlamıştı.

Filme alınması fikri ortaya çıktığında başka bir ingiliz yönetmen Alan Parker’a öneri götürüldü.1982 de film yayınlandığında hayranları tarafından büyük bir beğeniyle izlenen film sinemacılar tarafından olumlu kritikler almıştı. Fakat daha sonra Roger’in filmle ilgili itirafında ise Alan Parker’ın filmi çok kötümser oluşturup içine hoş bölümler koymamasıydı. (Benim görüşümse öyle kötümser bir albüme “Alan Parker iyimser ne yapsın”dır)

Söz verildiği gibi
“More Bricks”
albümü 1982 yılında yaklaşmaya başlamıştı. Fakat O yıl Falkland Adaları savaşına olan kızgınlığı Roger’a başka yeni bir ilham, kısa sürede tamamlanan “The Final Cut” albümü olarak dönmüştü. Artık Rick,
“The Wall”
sonrası gruptan ayırıldığı, David ve Nick’den de fikir beklemekten sıkıldığı için kendi başına albüme girişmıştı. Biten albüm hayranları ikiye bölmüştü. Bazıları çok fazla söz ağırlıklı bulmuş, diğer kesim ise sözel anlatıma hayran olmuşlardı. Kesin olan şey, Roger’in sözlerinin her albümde aşama göstermiş olmasıydı. Sözler bir rock şarkısı sözlerinden çok bir şiir özelliği taşımaktaydı. Kişisel olarak kalpten hissettikleri, savaşta babasını kaybedişiyle ilgiliydi.

______
Albüm babası
, Eric Fletcher Waters’a adanmıştı. Bazıları bunun bir grup müziğine uymayacak denli şahsi bir albüm olarak buldular. Gerçek ise Pink Floyd’un zaten artık bir grup olmaktan öte olduğuydu. Bugün artık “The Final Cut”
Roger Waters’in David ve Nick ile birlikte gerçekleştirdiği solo bir albüm olarak görülmektedir. Ancak öyle olmasaydı, o dönem gerçek bir Floyd albümü için daha çok uzun bir süre beklemek zorunda kalınacaktı.

Roger’in bir sonraki projesi, diğer Pink Floyd üyelerinin katılımı olmadan gerçekleşti. Kendi çalışmalarını tamamen kontrolüne almanın vakti gelmişti. 1978 de diğer grup üyelerine iki albümlük demo materyal çalmış ve onlara hangisini kullanmayı tercih ettiklerini sormuştu. Grubun tercihi “The Wall” olmuştu. Seçmedikleri albümü de Waters solo kariyeri için ayırdı. Albüm “The Pros And Cons Of HitchHiking” idi.

Grubun bu albümü seçmeyiş sebebi ise çok açıktı. Sözler itibariyle son derece kişisel bir yaklaşıma sahip olması, grup yapısına uymaması sebebiyle tercih edilmemişti.

Albüm tamamlandığında, müzisyenler listesi sanki müzik dünyasındaki meşhurlar kitapçığı gibi olmuştu. Buna karşın piyasa
ya çıktığında yeterli derecede ilgi görmedi. Fakat ironik olarak 1983deki albüm hakkında kötü yazılar yazan yazarlar, o günlerde bu
görüşlerinin ileri görüşten uzak olduğunu itiraf etmek zorunda kaldılar. Roger Waters ismi yeterince bilinmediği için albüm Pink Floyd
dinleyici pazarına ulaşmadı. 1970lerde Pink Floyd sanki yüzü olmayan bir grup kimliğindeydi. İlgi gösteren hayranlar dışında grupdakilerin kimliği bilinmezdi. Bunun bir çok faydaları vardı fakat nezaman ki Roger kendi adı altında bir çalışma yapmaya kalksa bu çok zor oluyordu.

Albüm sadece iki turnenin gerçekleşmesini sağladı çünkü turnenin promosyonu Roger’in tanınmayışı sebebiyle çok güçtü. Zira kendisi bilet satabilmek için Pink Floyd isminin kullanılmasına karşıydı. 1984 yılındaki ilk turnede Eric Clapton da grupta yer aldı.

______
Artık Pink Floyd’un dağıldığı söylentisi yayıldı. Rick’in 1981deki ayrılışı, Roger’in solo albümü ve The Final Cut için bir turne düzenlenmeyişinden bu olayı doğruluyor gibiydi.
Son olarak 1985 yılında Roger, grubu dağıtmaya karar verdi. Oysa ki David Gilmour grubun Waters olmadan da yoluna devam edebileceğini düşünüyordu. Sonuçta ikisi de konuyu mahkemeye götürme kararı aldılar. Roger, kendisini grubun müzik yazarı ve itici gücü olduğunu söyleyip, Pink Floyd adının kendisine ait olması gerektiğini iddia etti. Buradaki ana engel, Pink Floyd hala EMI ile sözleşmeli olduğundan, Roger, Pink Floyd (onunla veya onsuz) albüm yapmayı keserse, tüm telif haklarından mahrum kalacaktı. Roger ayrıldı ve sonraki Pink Floyd albümleri Rogerli dönemlerle kıyaslandığında çok güçsüz kaldı. Bu Roger için az da olsa bir tatmindi.
1986 yılında Roger, ‘When the Wind Blows” filminin müzikleri için David Bowie’nin esas besteci olarak yerini aldı. Plağın 2. yüzü tamamiyle Roger ve kendi yeni grubu The Bleeding Hearts Band’e ayrılmıştı. Birinci yüzde ise aralarında Bowie, Genesis’in de olduğu
karışık sanatçılar tarafından seslendirildi. Albüm Roger’in bir kaç ay sonra yayınlanacak albümü Radio KAOS için hoş bir hazırlayıcı görevi gördü. Bu albümde yer alan Tower’s Of Faith, Floyd sonrası Waters’in belki de en Floyd etkisindeki parçası olarak yer aldı.
Hernekadar The Tide is Turning” Radio 1 çalınma listelerine girdiyse de albüm öncesi tanıtım parçası olarak seçilen Radio Waves de gene radyo kanallarından yeterli ilgiyi göremedi. Roger, albümünün büyük turnesini yola çıkartığında ise karşısında eski tanıdık bir isim salonları dolduruyordu. David Gilmour’un Pink Floyd’u Roger’in parçalarına bel bağlayarak 80.000 kişilik salonları bazen Roger ile aynı şehirde dolduruyor Roger ise çoğu kez boş salonlara çalmak zorunda kalıyordu. Roger daha sonra kendisiyle yarıştığını ve kaybettiğini itiraf edecekti. Radio KAOS konserlerine gelen herkez, konserlerin teatral prodüksiyonundan çok etkilendiklerini söyleyerek ayrılıyorlardı. The Radio KAOS albümündeki parçalar, albümden çok daha başarıyla yorumlandı ve albümde olmayan “Molly’s Song” ve “Going to Live in L.A” adlı parçalar çalındı.

KAOS turnesindeki Wembley Stadyumunda verilen iki unutulmaz konserden sonra Roger sessizliğe büründü. Ortalığa yayılan Radio KAOS 2 albümü hazırladığı söylentileri asılsız çıktı. Daha sonra Roger bir opera hazırlamakta olduğu söyledi. Avrupa Berlin duvarının yıkılışını sevinçle izlerken, Leonard Cheshire adlı eski bir 2. Dünya Savaşı gazisi savaş kurbanı insanlara yardım vakfı için bir gösteri düzenliyordu. İkilinin bir araya gelişiyle muhteşem “The Wall” konseri gerçekleştirildi. Sahnenin inşaasına gerçek duvarın yıkılışından 10 ay önce başlanmıştı. O gün tüm Almanya, Roger’in hayranı olsun olmasın oraya gelmiş ve bir parçası olmuştu. Bir star ordusuyla dolu konser o sene “yılın medya olayı” ödülünü aldı. Gösteri aynı anda video ve konser albümü olarak piyasaya sürüldü. Ve artık herkez Roger Waters’in kim olduğunu biliyordu. İzleyicilerin sayısı en düşük ihtimalle 300.000 kişiydi, ve 200.000 bilet satılmıştı. Daha sonraları güvenlik hücum eden halkın izdihamından kapıları açmak zorunda kaldılar. Potdamer Platz ismindeki alanda bir konserde toplanan en fazla sayıda seyirci rekoru kırıldı.

1991de Roger, Seville Gitar Fuarında birkaç parça seslendirmek üzere davet edildi. Burada çaldığı bir parça yeni idi ve bir sonraki albümün gelişinin habercisiydi. Bu albümle Roger, Pink Floyd ötesinde de çok muhteşem konsept albümler gerçekleştirebileceğini gösterdi. Amused to Death, Roger Waters’in dinleyici havuzuna hala her yıl yeni hayranlar katmakta. Fakat albüm çıktığı yıl Roger’in bütün bir tiyatrovari gösterisi için gerekli satış rakkamına ulaşmadığı için albümün turnesi yapılamadı. Roger üzerinde çalıştığı şimdi Ca Ira olarak adlandırılan operasına döndü. KAOS albümüyle Amused to Death albümü arasında düş kırıklığı yaşayan hayranları, daha sonra Amused to Death albümüyle bir sonraki projesi arasındaki gecikmeyi hatırlamak dahi istemiyorlar.
1998 yılının sonlarına doğru internette bir söylenti ateş hızıyla yayılmaya başladı. Waters Amerika turnesine başlıyordu. Roger Waters ismi artık bir sır bir giz olmakla kalmayacaktı.1999 ‘In the Flesh Turnesi, Roger’in baştan aşağı turne çarkına katıldığını gösterdi. Bir başka Amerika turnesi hemen ardından 2000 yılında gerçekleşti. Küçük salonların yerini daha büyük salonlar almaya ve düşük bilet taleplerinin yerini yetiştirilemeyen talepler almaya başladı. Bir küçük yeni parçanın ilavesiyle yeni bir albümün eşiğinde turne kayıtları DVD ve CD olarak yayınlandı. 2001 yılında Avrupa Roger Waters’i 2001 yılı için hasretle beklerken Andy Fairweather-Low ve Katie Kissoon (Waters’in grubunun ana elemanları) Eric Clapton ile olan turne bağlantıları nedeniyle Avrupa ayağına bir yıl ara verildi.
2002 yılı ‘In the Flesh’ turne dökümü yayınlandığında, hayranlar uzatılan turneden dolayı şaşkınlıklarını gizleyemediler. Sanki 5 aya yayılmış Dünya Turnesi gibiydi. Waters bu turnede Şili, Japonya, Güney Kore, Brezilya ve Hindistan gibi kendisiyle çok az tanışmış bir kitleye çaldı. Turnenin sonu olan Glastonburyden sonra Roger sessizliğe bürünmedi bu kez. Konuk sanatçı olarak Jeff Beck konserlerinde, Timothy White’ın tribute konserleri ‘Music to My Ears’ ve ‘Whip Craic’ Roger’in çok tatmin olduğunu gösterdi. 2004 yılı büyük bir ihtimalle Roger’in müzik dünyasına yeni bir albümle dönüşünü görmemizi sağlayacak.

http://www.rogerwatersonline.com
dan alınmıştır. Çeviri Okan DOĞU Ocak 2004

pftn hakkında

PinkFloydTurk.Net admini, Floyd fanı, müziksever, eski ses mühendisi.

21 Ağustos 2006 tarihinde Roger Waters, Tarihçe, Yeni Başlayanlar İçin içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: