Blog Arşivleri

In The Flesh?

Etin İçinde?

Demek öyle…
Gösteriye gitmek istedin (geldin)
Gerçeklerden kaçmanın ışıltısı ile…
…kargaşanın o sıcacık heyecanını hissetmek istedin. Bu yazının geri kalanını okuyun

Happiest Days Of Our Lives

Hayatımızın En Mutlu Günleri

Büyüyüp, okula gittiğimizde,..
…bazı hocalar vardı
çocukları her fırsatta üzen.
Yaptığımız herşey ile dalga geçen!
Çocukların özenle gizlediği her zaafı…
…açığa çıkarıp, alay eden!
Ama şehirde herkes bilirdi ki…
…akşam eve gittiklerinde,
şişman ve psikopat karıları…
…yaşamlarının her anını karartırlardı..

Güvercin yeniden doğar
Hayata gelişiyle başlayan sorunlar ve kayıplarının ardından, Pink okul hayatına başlar. Bir çoğumuzun yaşadığına benzer kötü olaylar yaşamaya başlar. Bunların sonucu içinde biriken yabancılaşma gittikçe artar. “The Happiest Days of Our Lives” tamamen ironik bir başlıkla anlatılan Pink`in Gramer okulunda yaşadıklarına dair çok sert bir şarkıdır.

Yaşadıkları ise mutluluktan başka herşeydir. Bas, gitar ve davulun sert köşeli vuruşların yanısıra Waters`ın alçak sesle sanki arkadaşlarına anlatıyormuşcasına fısıldayarak söylediği alaycı ancak nefret dolu söylem sistemi adeta lanetler. Sözler direkt anlatımlıdır ve okuldaki “bazı hocaların – certain teachers” çocukların kişiliklerini ezmek için herşeyi yapacaklarını ve onları sessiz, kişiliksiz ezik birey olarak sistemin “sessiz üretici vatandaşları” olarak yaratmasına yardımcı olmaktadır. Fakat izleyenin burada dikkat ederek eleştirinin tüm eğitim sistemine olmadığını anlaması gerekir.

Her kurumda iyi ve kötüler vardır. Buna göre ciddi olarak kimin ne yaptığı iyice gözlenerek masumun üzerindeki saldırganlığın gözlenmesi gerekir. DVD yorumunda Waters, şarkının öğrencilerini kötüleyen, motivasyonunu kıran, belli kalıplara zorla sokmaya çalışan öğretmenleri hedef aldığını söyler. Ancak şarkının ikinci yarısında anlatıcı aynı hocaların söylentilere göre evlerinde düştükleri aciz durumlarını anlatarak onlardan bir çeşit öc alır ve bunu yaparken de haz duyar.

Bazı hocalar

“Another Brick in the Wall, Part 1” ın bitişiyle tekrar eden gitar rifinin helikopter efektiyle kesilirken beraberinde arka planda çığlıklar eşliğinde yağdırılan emirler duyulur. Pink`in öğretmenini (belki de öğrenim hayatında tanıdığı öğretmenlerin birleşkesi karakteri) bize helikopter ve megafon sesleri arasında tanıştırması ilginçtir çünkü bunlar kolay kolay birbirlerini çağrıştırmazlar.

(Siteyi tercüme ettiğim www.thewallanalysis.com sitesinin yorumuna göre bu öğretmenin helikopter gibi tepeden bakışını simgelemektedir. Oysa ki bir Pink Floyd dinleyicisi olarak bu konuyu pek de hikayeyle birleştirmiş değilim. Floyd her zaman ses efektlerini çok önemserdi ve deneysel bir çabayla bu efekti bu albümde denemek istediklerini düşünüyorum. Sitedeki yazılar her şeyi hikayeyle ilintilendirmeye çalıştığı için bu olayı da bağlıyor. Nitekim film versiyonunda helikopter yerine etkisi daha az olsa da tren kullanılmıştır.)

Ancak o sırada verilen komutlardan, örneğin öğretmenin “stand still, laddie! – dik dur oğlum” diye bağırışı asıl şarkı başlamadan önce Pink (yada Waters)`ın savaş sonrası İngiliz eğitimindeki askeri disipline yaptığı sembolik bir göndermedir.

Tekrar eden pickin tarzı gitar önceki parça “Another Brick in the Wall, Part 1,” ile organik bağlantıyı sağlar. Ancak bu kez önceki parçada olmayan Waters`ın hırçın bas gitarı da devreye girerek yeni bir katman oluşturur.

Çocukluk çağlarının geçtiğini, ninnileri andıran melodilerden daha sert tınılara geçişle bile anlamak olasıdır artık. Aile ve sosyal sistemin altında yetişkinliğe geçişinin izlerini müzikte bile yakalamak mümkündür. Waters’ın parçanın başındaki sakin fakat nefret dolu söylemi, sözlerdeki alaycılıkla okul arkadaşları arasındaki söylenişe benzetilir. Sözler “bazı hocaların” çocukların kişiliklerini parçalayıp onları sessiz, kişiliksiz üretilmiş vatandaşa dönüştürmek için herşeyi yapabilecek olduklarını hakkında oldukça direkt anlatım içerir (Waters, DVD yorumu).

Onları eğitip, aydınlatmak yerine Pink sistemin acıtan, alay eden ve ortada bırakan halini anlatır. Sonuç olarak çocuklar kişiliklerini, aslında zekayla dolu zayıflıklarını üretken bir alana yönlendirmek yerine etraflarına duvar benzeri savunma sistemleri oluştururlar, bunları hocalardan alay edilme endişesiyle “carefuly hidden – dikkatle saklarlar”dı. Pink sözleriyle öcünü, o hocaların ortak bir inanışla evlerine gittiklerinde “şişman ve psikopat karıları” tarafından hayatlarının her bir miliminde onlara sözel (ve belkide fiziksel) cehennem hayatı yaşattıklarını söyleyerek alıyor.

Albümde şu ana kadar gördüğümüz tüm tematik döngüler arasında “Happiest Days” yaşanan tüm olayların ve yapılan eylemlerin döngüsel olarak pozitif ve negatif etkisiyle onları yaratanlara geri döneceği fikrine daynan Karma düşüncesine bir göndermedir.

En basitçe, Karma ne ekersen onu biçersin temelinde, iyilik yapan iyilik bulur, kötülük yapan bunun eşit orandaki sonuçlarına katlanmak zorundadır fikrine dayanır. Temel olarak sebep sonuç felsefesi olarak herkesin yaptıklarından sorumlu olduğunun öğretisidir. “Happiest Days,” de Pink parçanın sonundaki ilahi göndermelerle de öğretmeninin yaptığı cezlandırmanın günün sonunda ona nasıl geri döndüğünü vurgular. Ancak albümün ilerleyen bölümlerinde, yavaş yavaş sebep sonuç ilişkisinin kendi davranışlarının neticesindeki negatif geri dönüşlerini de yaşamaya başlayacaktır.

Parça her nekadar zafer kazanmış edasıyla bitse de, Pink’in bu küçük keyifinde karanlık noktalar bulunmaktadır. Hocasının hak ettiği davranışı görmesiyle tatmin olmasına karşın Karmik döngü albümün devamında yıkıma yol açacak şekilde sunulacaktır. Pink hakkında şu anadeğin bildiğimiz genç hayatıyla daha yetişkin ve onun eski öğretmeninin hayatı hakkında pek çok açıdan paralellikler kurulabilir. Her ikisi de kendi kişisel acılarını başka yerlerden çıkarmaktadır ve hayatlarındaki kişilerin yarattıkları boşlukları yaşamaktadır.

Bazı hocalar

Öğretmenin mevcut hali büyük ihtimalle kendi benzer geçmişe sahip baskı altında geçen bir çocukluk eğitiminin yansımasıdır. Çocuklardan kişisel mutlusuzlukları, kendini azarlanmış hissedeceği mutsuz evliliği bu tatminsizliğin okulda çocuklar üzerindeki otoritesiyle kapatmaya çalışır.
Bu davranışlar ne onunla sona erecek ne de ondan sonrakilerle. Çocuklar üzerinde yarattığı etki bir sonraki ve ondan sonraki jenerasyonlara sarkarak kendini tekrar edip aynı acıların aktarılmasına devam edecektir. Daha sonraki hayatındaki Pink gibi öğretmenin bu şiddet döngüsünü durdurma gücü vardır. Bu yüzden kendisini kendi duvarının arkasında savunmayı seçer sıkıntıları hayata geri döndürerek korunmayı seçmektedir. Ne yazık ki kendi duvarını savunurken öğretmen öğrencilerinin eğitimi sırasında kendilerini duygularından ve dünyadan kopmalarına neden olacak kendi küçük duvarlarına tuğlalar sağlar.

Şarkının sonundaki çifte anlattım – doğrudan Karmik adaletsizlik döngüsüyle ironik olarak – şarkının adıyla anlatılır. Sadece sözler açısından düşünüldüğünde dinleyen biri “the Happiest Days of Our Lives – Hayatımızın En Mutlu Günleri” adını, 9-5 arası şuursuzca çalışma hayatının, ödenecek faturaların, taksitlerin, morgıçların, ilişkilerin kısacası tüm hayatın ağırlığının insanların omzuna çökmeden önceki çocukluğun en mutlu yaşandığı dönemin nostaljik fikrine alaycı bir gönderme olduğunu düşünebilir. Waters’in sunduğu gerçek ise acılar, hayal kırıklıkları, korku, bastırılmış duygular ve şüphelerle dolu bir çocukluktur. Bu yetişkinlikteki herhangi bir dönemde olabileceği kadar yoğun olabilir. Ancak öte yandan biz bunun Pink için karşılaşacağı parçalanmış yaşamının en iyi dönemi olabileceğini biliyoruz. Hocası ona farkında olmadan utanç ve aşağılama yoluyla hayattaki pek çok şey gibi “Mutluluk” tanımının da göreceli olabileeği kavramını öğretmiştir artık.

Devamında gelen film görüntüleri Pink Floyd’un günlük yaşamla yüksek duygusal yoğunluğu harmanlayıp vurgulayabildiğini gösterir. Buna en güzel örnek şarkı tam olarak başlamadan önce Pink ve iki arkadaşıyla “When the Tigers Broke Free, Part 2” sırasında elbise dolabında bulduğu mermileri tren raylarında trenin geçişi esnasındaki patlamalarda görürüz. Patlamalar esnasında tünel duvarına yapışan Pink vagonlarda yüzleri olmayan insanları – öğrencileri görür. O esnada tünelin ucunda görülen öğretmeni ona bağırmaktadır “stand still, laddie! – düzgün dur çocuk!”.
Domuz Öğrenciler
Dış gerçeklikle Pink’in hayal dünyası arasındaki geçiş öyle doğrudan ve kesintisizdir ki izleyici (ve belki Pink’in kendisi bile) buna şaşırarak tepki verir. Fantazi ile gerçek arasındaki bu efekt izleyiciyle Pink arasında bir bağ oluşturur.
Biz ilk elden Pink’in tek başına yaşadığı çelişkileri görür ve hissederiz. Ekranda “gerçek gibi duran Pink’in parçalanmış zihninin yarattığı en fantastik görüntüdür. Bu örneğin hayali yönü oldukça aşikar olmasına rağmen, filmdeki diğer olaylar daha az fark edillebilir niteliktedir ve gerçekte izleyiciyi Pink’in yaşadığı çelişkili pozisyonuna koymasını sağlar. Bu filmde sadece bir bölüm olmaktan başka izleyiciye hikayenin filmdeki anlatımında sadece gerçekleri değil hissi de yakalayabilmesi için yapması gereken tek şey “claw through the disguise – bu riyakarlığı parçalamak” tır.

Şarkıdan önceki sahnede patlayan kurşunlar eşliğinde görünen yüzü olmayan yolcular ile 2. Dünya Savaşında toplama kamplarına gönderilen milyonlarca yahudi arasındaki paralelliktir. Elbette ki Waters’in baskı altındaki öğrencilerle ölüm kamplarına gönderilen yahudiler arasında bağlantı kuracağını düşünmek saçmalıktır ancak benzerlikler olduğunu düşünmemizi istemesi muhtemeldir. Her iki oluşumda da (bazı okullar ve toplama kamplar) insanların kişiliklerini yok edip haklarının gasp edildiği makineler olarak düşünülebilir. Domuz görünümlü maske aslında ağızsız ve gözsüz insanları tasvir eder. Kabaca kesilmiş gözler ve ağızdan oluşan maskeli insanlar insandan çok niteliksiz insan kitlelerine göndermedir. Korku ve nefret tabanlı sistemler insanların ruhlarını etkisiz hale getirmek ve karşıtlarını engelleyebilmek için kişiliklerini öldürmeye çalışırlar. Bu sistemde tünelin ucundaki okul yöneticisi büyük gençlik kitlelerini istenen formata sokmak açısından totaliter mekanizmanın dişlileri içinde büyük bir önem taşır. Sonunda “The Thin Ice” parçasındaki askerlerin bilinmez bir sis bulutunun içine doğru yürüşleriyle benzer olarak Pink de trenin bıraktığı dumanın arkasından kişiliğini kaybetmiş halde okul günlerinin hatıralarına döner.

Tünel sahnesinden hemen sonra öğretmen odalarında öğretmenlerin derse hazırlanışını görürüz. Sabah zilinin çalışından sonra her öğretmen kalkıp üstünü düzeltir ve savaşa hazırlanan asker görüntüsünde hazırlanırlar. Pink’in hocasının komutasında askeri düzende birlik halinde odayı terk Evdeki Öğretmenler edip koridorlarda çift sıra sınıflara yürürler. Genellikle fark edilmeyecek bir konu da koridorun renk düzenidir. Duvarların üsttü beyaz altı ise kırmızı yapısıyla daha sonra Pink’in çapraz çekiçli diktator davranışlarının işaretinin fonu olacaktır. Bu arada beyaz’ın genel olarak masumiyet simgesi, kırmızının ise kan ve günah simgesi olması ilginçtir. Bunları bir araya getirmek, günah ve masumiyet, kırmızıyla beyaz…. sonucu Pembe – Pink’dir.
Bir sonraki sahnede, öğretmen Pink’in şiirler yazdığını fark eder ve sınıfta yüksek seesle bunları okur. Bu arkadaşlarının gülüşmesine ve hocası tarafından ders dışı konularla ilgilendiği için eline cetvelle vurur. Pink’in gelecekteki rock yıldızı haline gönderme yapan Pink Floyd’un zengin ve ünlü yaşamı hakkındaki kurgusal “Money,” şarkısının sözleridir okunan. Pink’in kişiliği üzerinde durmayan hoca Geomeri dersine ezberci bir şekilde devam eder. Bu şekilde ezberci eğitim sistemi Aldous Huxley’in A Brave New World – Yeni Dünya kitabında anlattığı uykuda tekrarlanan derslerin uykudaki bebeklere makinalar yoluyla defalarca tekrarlanmasının çocuklar tarafından formül olarak kabul edilmesini anlatan “hypnopedia” kitabına göndermedir. Bu şekilde bilinçaltı beyin yıkama Pink’in hocası tarafından kullanılan “uygun vatandaş” yetiştirme yöntemi için kitapta anlatılana benzeyen yöntem bio-mühendislikle şekillendirilen model öğrenci yaratmayı amaçlar. (Daha fazla Huxley göndermesine “Goodbye Blue Sky” parçasında rastlayacağız.)

Waters’ın buradaki söyleyişinde akşam psikopat eşiyle yemek yerken hayal ettiği o hoyrat hocasından aldığı intikam’ı hissettirir. Sözlerdeki “şişman” vurgusu gerçek fiziksel durum değil ancak otoriter baskıcı hanımları kastetmiş. Filmde bunu kamera açısıyla psikopat eşin öğretmenden büyük göründüğü sahneyle anlatır. Çarpık depresif bir yemek odası, mavi duvar kağıdı, karısının gerçekten çok daha büyük mor gölgesi, hepsi sürrealist bir atmosfer bize bir kez daha Pink’in hayal dünyasından gerçekle karışık bir imaj yansıtır. Ardından gelen hızlı görüntüler fazla bir söze gerek bırakmadan bir çeşit Karma gerçekleşerek okulda dayak yiyen öğrencinin öcünün akşam aşağılanan kocadan çıktığını söyler ve öğretmen yutamayacağı bir et yemiştir, gizlice çıkarıp atar.

Hey You

Hey You – Hey Sen

[David Gilmour]
Hey sen! dışarda soğukta bekleyen
Yalnız başına ve çökmüş, beni hissedebiliyormusun?
Hey sen! geçitte ayakta duran
Kaşınan ayakların ve solan gülüşünle, beni hissedebiliyor musun?
Hey sen! ışığı yakmalarına yardımcı olma onlara
Boyun eğme döğüşmeden.
Hey sen! orada duran tek başına
Çırılçıplak telefonun yanında, bana dokunabilir misin?
Hey sen! kulağını duvara dayamış duran
Kendini çağıracak birini bekleyen, bana dokunabilir misin?
Hey sen! taşı götürmeme yardım eder misin?
Aç kalbini yuvama dönüyorum.
Ama her şey sadece bir düştü
Duvar çok yüksekti gördüğün gibi
Önemli değil onca çabalaması, kurtulamadı sonunda
ve solucanlar yedi beynini.
Hey sen! yoldaki
Her söylenene boyun eğen, bana yardım edebilir misin?
Hey sen! duvarın yanındaki
Salonda şişeleri kırarken, bana yardım edebilir misin?
Hey sen! hiçbir zaman umut olmadığını söyleme bana.
Birlikte ayaktayız, yıkılırız bölününce.

Kısaca Anlamı

Duvarını tamamladıktan hemen sonra Pink kendini dış dünyadan izole etmekle doğru bir iş yapıp yapmadığını (az veya geç) sorgular.

“Another Brick in the Wall, Part 2” ve “Comfortably Numb,” gibi “Hey You” da dündadaki tüm rock radyo kanallarında en çok çalan Pink Floyd şarkılarındandır. Ancak buna rağmen tümüyle olmasa da albümün hikayesindeki önemi çok arka planda yer almaktadır. Pek çokları için şarkı ikinci bölüm için mükemmel bir başlangıç, ilk bölümde anlatılanların geniş anlamda yeniden toparlandığı bir parçadır. HeyYou8Diğerleri buna karşı çıkarak parçayı çok iyi bulmalarına rağmen anlatım ve tematik olarak albümün dışında bulurlar ve filmde yer almayışını çok doğru olarak nitelendirirler. Bu konuda söylenecekler biraz sonra.

Hikaye reverblenmiş 12 telli gitarın çok bilinen yumuşak rifine eşlik eden tek gitarın duvarını tamamlamış Pink’in içindeki boşluğu yansıtırcasına yankıları ile başlar. Pink’in hayata (ve albüme) girişi gürleyen davullar ve feryat eden gitarlarla olmuşken, kahramanızımızın (yada anti kahramanın) bu yeni dünyadan kopuk çok daha sessiz başlamaktadır. Ardından bir perdesiz bas nihayet duvarın arkasında bir süre yalnız çalan Pink tek sesine eşlik eder.

Müziğin etkileyiciliği yanısıra sözler muhtemelen Pink Floyd hayranı olmayanları da etkileyebilecek doğrudan bir anlatıma sahiptir. 1979 yılındaki albüm tanıtımı esnasında verdiği söyleşide, Roger Waters sözel ve anlatımsal olarak Pink’in duvarının arkasında hem sembolik olarak hem de gerçekte kendisini otoyol’a bakan kırık camlı bir otel odasına kilitlemiş olarak oturmaktadır. Yaşadığı acı ve bastırılmış duygulardan oluşan devasa bir yapının arkasına sıkışan Pink, görünüşe göre arkasında kalan, onu dinlemeye istekli herhangi birşeyle tekrar iletişim kurmaya çalışır. Sözlerin çoğu bu arayışla ilgilidir. Görünüşte (çok geç olsa bile) yardım için dış dünyaya yönelen psikolojik olarak doğru yönde bir adım atsa da, Pink yarıdım aradığı insanlara ve dünyaya nihilist bir yaklaşım sergiliyor. İlk satırda kendisi dünyasıyla paralellik kurarak “soğuk” dünyada kendisi gibi yalnız yaşayanlardan destek arar. Ardından yüzlerde kaybolan gülümsemelerin arkasındaki hayat gerçeğini anlayanlara “In The Flesh?” ve “The Thin Ice”daki alaycı hayat derslerini hatırlatır (konsere koşan koridorlardaki seyircileri referans alarak.) HeyYou2Birkaç satır sonra Pink’in “Çırılçıplak telefonun yanında” ve “kulağını duvara dayamış duran” çığlığını duyarız. İki satırda da aldatan karısını telefonla ararkenki girişimlerini ve hatta şimdi bile kulağını duvara dayamış, onu kurtaracak “dışarıdan birinin çağırısını” duymayı amaçlayan kendi kişisel çıkmazının iması vardır. Hatta ulaşmak için yaptığı girişimler, o fark etmeden etrafındaki dünya üzerine yansıyarak eski bencilliğini geri döndürür. Daha da ötesi, çığlıklarında birini hissetme ve dokunma isteği hayatında daha önce hiç yapamadığı bir paradoks’al düşünceyi gösterir. Korku ve paranoyalarının etkisinde inşaa ettiği duvarı bu kez duygusal olarak onu etkileyip artık kırılgan hale getirmişti. Böylesi bir iki yüzlülük onu bir anti mesih yapıyor. Oysa mesihlerin altın kuralı “sana yapılmasını istemediğini sen başkasına yapma” kuralını çiğneyerek başkalarına yapmayacağını kendisi için ister. Hatta yarı mesih rolünü ironik olarak sürdürerek dinleyicilere “ışığı gömmesine yardım” etmemelerini söyler. Bu İncildeki bazı İsa’yı dünyanın ışığı olarak niteleyen veya çiçeklere altındakilere ışığını yansıtmasını öğütleyen bölümlerde anlatılmıştır. Bu anlamlardan kendisine mesih gözüyle baktığını düşündürür. Herhangi dini bir gönderme olmasa bile, ışık yukarıdaki bölüm ve ayetlerde aynı anlamda ve tüm dünya edebiyatında olduğu gibi gerçeğin benzetmesi olarak kullanılmıştır. Pink özel olarak “ışık” ile neyi kast ettiğini açıklamadığı için (kişilik ışığı veya insanların bağlılıklarının ışığı) böylesi uzun süre sefil şekilde yaşayışıyle körleşen birinin Gerçek/Işık ile anlatmak istediğinin ne olduğunu anlamak zordur. İyimser bir düşünceyle ironik olduğunu ve kendi duvarının gölgesinde gittiği yolun yanlışlığını fark ettiğini söylenebilir. Benzer şekilde kahramanımızın bir görüşüne göre Pink’in birisinden “taşıyacağı taş” için yardım istemesi HeyYou4(Sisifos antik Yunan efsanesinden bu yana ezici yük’ün popüler sembolü) iki yüzlü bir dar görüş veya içten bir istek olup olmadığı tartışılabilinir.

Gitar solo başlamadan önce, Pink isimsiz dinleyiciye (belki karısı, belki odasının dışındaki dünya belki de bize) “kalbini aç, eve geliyorum” isteğini söyler. Bu bir kez daha kendisinin yapamadığını duvarının dışındakilerden isteyişidir. Daha sonraki “the Trial,” de Pink’in annesi onu terketmekle suçlarken, karısı içine kapanıp “kendi yoluna gitmekle” suçlar. Pink o güne kadar önemsemediği şekilde insanların ona kalplerini açmasını özler, evine dönmeyi özler. Önceki gibi sözler bir pişmanlık veya bir egoizm olarak yorumlanabilir. Yani belki de Pink çocukluğundaki gibi annesinin koruyup kollamasını, belki de karısının yanına dönmeyi özlüyordur. Bu sözlerin bir başka yorumu da “evi” bir ışık metaforu olarak düşünerek Pink’in herşeyin başladığı yere, çocukluğuna geri dönüp tüm yanlışlarını düzeltecek şekilde baştan başlama isteği olabilir. Bu şekilde okumanın temeli insanın sadece geçmişinden ders alarak ilerleyebileceği fikridir. Pink’e göre ise ilerlemek için önce gerilemeli, olayları ve insanları anlamalı, en önemlisi de duvarınıın arkasında kalmasına neden olan kararları gözden geçirmelidir.

Onun bu orjin’e geri dönüş isteğine gitar önceki sololarda Pink’in kendini arayışında yaşadığı duygusal patlamalarını hatırlatan bir solo içe cevap verir. “Another Brick in the Wall Part 2” veya “Mother,” da olduğu gibi gitar “Hey You” da da Pink’in dünyadan ayrılışının öfkeli bir yansımasıdır. Aynı derecede önemli ritim gitar ise arka planda “In The Flesh?”in müzikal temasını çalmaktadır. Bu albümdeki pek çok şarkıda tekrarlanır. Gitar solonun Pink’in kendini arayışını hissettirdiği gibi, ritm gitar da albümün başındaki müzikal temayı çalarak hayatının başlangıcına dönüş çabasını yansıtmak istemiş olabilir. Öte yandan -tuğlalarının yaratılışı sırasında bir şekilde kullanılan – üç notalık ritm duvarın kendisini temsil ediyor da olabilir.

Roger Waters şarkıya girdiğinde parçanın tonu değişir. Kesin olarak söylemesi zor ama şarkının bridge – köprü kısmında devreye girmesi dinleyenler için anlatıcının, hayatın yada Pink’in kafasındaki bir başka ses olarak görünebilir. HeyYou5Hangi karakter olursa olsun, Waters’ın söylediği bölümde Pink’in duvarını “too high – çok yüksek” olarak nitelendirerek dışından birinin ona yardım edebilmesi umudunun “only fantasy – sadece bir fantazi” tanımlamasıyla alaycı bir şekilde şarkıyı (bir açıdan da o an’a kadar olan hikayeyi) özetler. Duvar içeridekini içeride, dışarıdakini dışarıda tutarak görevini yapmakta netice olarak da “solucanlar beynini yemektedirler”. Şu ana kadar “Another Brick In The Wall Part 3,” film analizinde bahsetmiş olduğumuz gibi “Hey You” da solucanlar sözel olarak albümde ilk kez tanıtılırlar. Roger Waters 1979’daki söyleşisinde solucanları en iyi olarak “çürümenin sembolü olarak’ kullandığını söylemiştir. Metaforik ölüme yol açan (“Goodbye Cruel World”) İzolasyonlar fiziksel, zihinsel, ruhsal ve duygusal hemen her aşamada kendini gösterir. Pek çok açıdan solucan sembolüyle duvar daha genişlemiş tuğla baskısındaki herşeyi çürütmektedir. Parçanın üçüncü bölümünde vızıldama sesi ile Pink’in çürümesini ile beslenen kurt yığınları üzerine etkileyici bir gitar rifi eklenir.

Şimdi artık dinleyici Pink’in bu seslenişlerinin “bir fantazi” olduğunu bilmesine rağmen, Pink artık ilk iki kıtada olduğu gibi bilinçsizce “dokunmak” veya “hissetmek” değil artık “yardım dilemeye” başlar. Burada ilginç olan kendini Hayat/ Anlatıcı/ Kendinizin yerine koyarak anlatan Waters rolünü değiştirerek şarkıyı Pink olarak bitirir. Albüm boyunca Gilmour ve Waters şarkıları değişerek okumuşlardı. Ancak “Hey You”da ise seslendirdikleri bir karakter veya bakış açısı haline geliyor. Örneğin “Mother” şarkısını ele alırsak, orada kendisini Pink olarak, Gilmour ise (en azından Pink’in hayalinde) Annedir. Veya daha sonraki “Comfortably Numb” şarkısında Waters doktor olarak konuşurken, Gilmour’u Pink olarak duyarız. Ancak burada Waters’ın geçiş bölümlerinde söylediği yerleri saymazsak her iki şarkıcı da aynı karakteri seslendirirler. Bunun nedeni pek belirgin olmamakla beraber albümdeki tüm karakterlerin zaten Pink’in hayalinin ürünü olmaları ve bundan dolayı albümü ve hikayesini toparlayan “Hey You” da her ne kadar çok sesle seslendirilmişse de tek bir bakış açısıyla anlatılmak istenmiş olabilir. Belki de bunun nedeni Gilmour’un yumuşak vokal stilinin Pink’in baştaki yakarmalarına, duvarın öte tarafından gelmeyen yardım karşısındaki ise Waters’ın yakarışlarına daha uygun düştüğünden olabilir. HeyYou7

Nihilist dürtüleriyle mücadele eden Pink, hedefi belirsiz olan dinleyicinin “bir umut olmadığını söylememesini – there’s no hope at all” isterken, sesindeki telaştan aslında durumun tam da bu olduğunu anlıyoruz. İroni üstüne ironi koyarak Pink sanki hayatının herhangi bir döneminde “birlikte olursak güçlüyüz, bölünürsek parçalanırız” yaklaşımını sergilemişcesine duvarının temel fikrini açıklar “birlikte olursak güçlüyüz, bölünürsek parçalanırız”. Parçanın son akoru üstünde eko yaparak tekrar eden “we fall – düşeriz” sözü boşlukta yankılanırken bu özdeyişinin yinelenmesiyle yalnız kalmak istemediğinin altını defalarca çizer. Ancak bu bize Pink’in bu son sözleriyle zihninde duvarın çöküşüne ait bir ışık olduğu şeklinde yorumlanabilir. “Biz” kelimesi genellikle insanlar için kullanılan bir söz olsa da burada bu tuğlaların kendileri için de uygulanabilir – bölünen (tuğlalar) düşer birlikte olanlar (insanlık) ayakta kalır. Esasen, Pink burada sorunun çözümü konusunda hatalıdır ve albümün sonuna kadar bunun gerçeğini fark edemeyecektir. Şu anda sadece kendine daha fazla zarar vemektedir.

(Aralarında benim de olduğum) bir grup Wall hayranı, “Hey You”‘nun albümdeki yerine veya dahil edilmesinden memnun değildi. İlk demolarda şarkı “Comfortably Numb”dan sonra yer alıyor, ikinci yarı “Is There Anybody Out There?” ile başlıyordu. Hatta Waters, prodüktör Bob Ezrin’in de şarkının üçüncü yüzde yer almasından hoşnut olmadığını söylüyor. “Bunu düşündüm ve bir kaç dakika sonra fark ettim ki “Hey You” konsept olarak her yere gidebiliyordu. Bu yüzden başı ile sonundaki teatral sahnelerin arasında olması, otel odasında ” Hey You” diye seslenen, dış dünya ile yeniden iletişim kurmaya çalışan adam fikri daha uygun göründü” diyor Waters. HeyYou9Bu fikir anlayışla karşılanabilir. Hatta müzikal olarak “Hey You”, “Is There Anybody Out There?” ile gayet uyumlu akmaktadır. Ancak Waters’ın yaklaşımına rağmen pek çok kişi şarkının yerinden memnun kalmamıştı. Dünyaya “Goodbye Cruel World,” ile izole olup veda etmiş bir kişinin birden “Hey You” ile hataları dahil herşeyin farkında oluşu, bazıları için hikayedeki bir açık olarak görünmüştü. Onun bu kişiliğindeki değişimi gösterecek ne bir gelişme ne bir tecrübe belirtisi vardı. Anlatımdaki bu karışıklık takip eden “Is There Anybody Out There?” şarkısında daha da ortaya çıkarak, “Hey You”dan sonra tekrar “Goodbye Cruel World” ile aynı havaya dönmüştür. Her ne kadar “orada biri var mı” diye sorsa da, hala paranoyak bir şekilde “Hey You”daki ironik bir feryat’dan çok uzaktadır. Basitçe söylemek gerekirse, tamamı üç dört şarkı içerisinde (“Another Brick 3” / “Goodbye Cruel World”) deki yoğun ilgisizlikten, bir çeşit kendinin farkına vardığı (“Hey You”) ardından da yine farklılaştığı / yalnızlaştığı (“Is There Anybody Out There” ve bir ölçüde de “Nobody Home) da farklılaşmıştır. Bunlar oldukça radikal karakter değişiklikleridir. Şüphesiz ki “Hey You” pek çok kişi için mevcut yerinde müzikal olarak pek uyumlu durmakta ancak bu ileri geri gidişlerdeki duygusal kopukluğun “Comfortably Numb”dan sonra yer almış olması halinde daha iyi işleyeceğini söylemektedir. (Bunlara ilaveten “standing in the aisles – geçitte ayakta duran” sözleri albümdeki 2. rock konseri ve sonrasındaki “Waiting for the Worms” boyunca çok daha anlam taşıyacağını söylememek olmaz.)

Bu konuyla benzer şekilde, “Hey You” filmin son aşamasında tamamen çıkartılmıştır. En azından The Wall filminin DVD ekstralarına konmuş olması, neden filmden çıkartıldığını anlamamız açısından sevindiricidir. Çoğunlukla her şarkıdaki video görüntüleri hikaye anlatımına kimi zaman gerçek kimi zaman sürrealist bir yöntemle Pink’in dağılan ruh halini anlatır. “Hey You” görüntülerinde ise bunlardan varsa da çok azdır ve ilk yılındaki bir film öğrencisinin film projesi gibi durmaktadır. HeyYou11

Sahne Pink’in duvarındaki tuğlalara Pink’i göstermeden başlar. Onu gördüğümüzde ise yarı çıplak şekilde çıkış için duvarı tırnakladığını görürüz. Yavaş bir kamera hareketiyle Pink’in konserinde yüzlerinde hiç birinin yüzlerinde bir ifade olmayan izleyicilerini gösterir. Sahnede Pink’i göremesek de seyirciye daha önce belirttiğimiz “koridorda ayakta duranlar” olarak yakarmakta olduğu izlenimi ediniriz. Daha sonra, panoromik çekimle 2. Dünya Savaşı filmlerinde gördüklerimize benzer bir seri boş revir yatakları devamında ise beyaz duvara dayanmış iki boş sandalyenin göründüğü uzun bir çekim yer alır. Pink yavaşça birinde hareketsizce belirir, kısa bir zaman sonra ise çıplak haldeki karısı ikinci sandalyede belirir. Yavaşça hareketsiz duran kocasına dönüp bakar. Sandalyeler duvarın iki tarafına eşit uzaklıkta ayna görünümünde yerleştirilmişer. Karısına da dünyayla olduğu kadar uzaktır. Önceki sahnelerde Pink’i kadın’a düşman haliyle göstermişlerdi (aldatan, herkesle yatan vs) karısının “Hey You” daki çıplak haliyle bu sahne de onlardan biridir. Kadının sandalyedeki görüntüsü silinirken Pink’in söylediği söz “eve geliyorum” olur ve sahneyi bir araba patlaması izler. Buradan itibaren, gitar solosuna pek çok kavga ve kargaşa sahnesi eşlik eder. Neredeyse tüm film boyunca çeşitli şekillerde Pink’in içindeki duygusal savaşı yansıtan, tam techizatla donatılmış polisle çatışan dazlakların araba devirmesi, Molotof kokteyl’i atmaları gibi görüntüler ekrana getirilir.

Anlatıcının söylediği Pink’in çok büyüyen duvarı ile sahne gömülmekte olan bir kabin içerisinde (muhtemelen) Pink’in tırmalayan ellerine oradan da beynini yiyen metaforik solucanlar ile kaynayan kurtçukların yakın çekimini yapar. 1971 yılı savaş karşıtı filmi Johnny Got His Gun‘i hatırlatan bir görsellikle Pink’i daha önce gösterilen hastanenin yanında kafasına bağlanmış elektrodlarla görürüz. Aynen “Another Brick in the Wall, Part 3” montajında olduğu gibi pek çok görüntüler daha önce de görülen kavgalarda oluşan alevler üzerine karısının çığlığı eklenerek oluşturulur. Yürüyen polis barikatı (yine daha önce HeyYou12“Another Brick, Part 3″de kullanılan) karışıklığın çıkardığı ateş üzerine eklenirken bir başka grup isyancıların”Another Brick In the Wall, Part 2″de sıralar ve eşyalarla oluşturulanbenzer bir barikatın üzerinden polisin üzerine yanıcı maddeler atar. Duvar kendisi gibi, Pink’in zihnindeki hayali ayaklanmalar, çocukluktan oluşan basit anarşi fantezileri artık neredeyse tam teşekküllü bir savaşa dönüşür. Son olarak, yavaş yavaş yürüyen polis grubu görüntüleri şarkının başında Pink’in duvarda çıkış aradığı görüntülere değişir.

Şarkı başladığı yerde bitmişken, kullanılan tüm görüntüler ya konu dışıdır ya da “Another Brick in the Wall, Part 3” gibi şarkılarda çok daha iyi şekilde kullanılmıştır. Bu açıdan “Hey You”nun film dışında bırakılması doğal bir seçenek oluyor. Anlatım akışına veya izleyicinin Pink ile ilgili görüşlerine herhangi bir katkı yapmamaktadır. “Is There Anybody Out There?” şarkısı gösteriyor ki Pink “Goodbye Cruel World” ile bıraktığımız duvarına karşı aynı sembolik duruşuna devam etmektedir. Çatışma görüntüleri Pink’in zihnindeki bölünmenin ipuçlarını verirken (onun ileride”The Trial” ile daha rasyonal hale dönüşecek hali ile daha önce “One of My Turns” de gördüğümüz isyancı tarafları arasındaki) bu sahneler daha önceki şarkılarda aynı konuların vurgulandığı konuları gereksiz olarak tekrarlamış olur. Benzer şekilde önemli olan solucan sembolizmi (albümde daha sonra daha öne çıkacak olan) yine aynı şekilde daha önce filmde sunulmuştu. Şarkının kendisi bugün bir klasik haline gelmişse de filmin bütünü açısından düşünüldüğünde yapılan çekimler için aynı şey söylenemez. Belki de bu yüzden ilk aşamada atılmasının sebebi Pink’in “Goodbye Cruel World” deki kendini gömüşü ile “Is There Anybody Out There?”deki kendisini soyutlamanın etkilerini yavaş yavaş anlaması arasındaki bağın anlaşılması için olmuş olabilir.

Nobody Home

Nobody Home – Evde Kimse Yok

[Roger Waters]

Küçük siyah bir defterim var içinde şiirlerim
Bir çantam var, içinde diş fırçam ve tarağım
Uslu bir köpek olduğumda bazen kemik atarlar önüme
Lastik bantlarım var, ayakkabılarımı ayağımda tutan
Şişmiş morluklar ellerimde
On üç boktan kanallı TV’im var, istediğimi seçmem için
Elektirik ışığım var
Ve altıncı hissim var
Şaşırtıcı gözlem gücüm var
Ve bu nedenle biliyorum ki
Sana ulaşmayı denediğimde
Telefonla
Kimse olmayacak evde
Hendrix tarzı doğal permam var
Ve kaçınılmaz yanık gözenekleri
Baştan aşağı en sevdiğim saten gömleğimde
Nikotin lekeleri var parmaklarımda.
Gümüş bir kaşık var zincirimin ucunda
Büyük bir piyanom var cenaze levazımatım olarak
Çılgın bakışlı gözlerim var.
Uçmak için güçlü bir isteğim var
Fakat uçacak hiçbir yerim yok
Aaaah bebek ahizeyi elime aldığımda
Evde hala kimse yok
Bir çift Gohills (Genelde yoksulların giydiği kaba, kalitesiz bir ayakkabı markası) botum
Ve yok olup giden köklerim var.

Kısaca Anlamı

Kaldığı otel odasında karısı ve dış dünyaya artık ulaşamayacağını hisseden Pink, gerçekleşmeyen rüyalarını, sahip olduklarını ve yapabileceklerini listeler.

“Bir parçası [yardım arar], fakat diğer parçası yani bildiğiniz eller kollar…. onun çalışmasını sağlayan bölgeleri sadece oturup TV izlemekten başka birşey istemezNobodyHome1” diyor Roger Waters 1979 yılında söyleşi yaptığı Tommy Vance’e. “Nobody Home”‘da otel odasına kilitli, yardım bekler şekilde bir haldedir fakat bunu gerçekten isteyip istemediği veya nasıl elde edeceğine dair hiç bir fikri yoktur. Kırılgan, zihinsel ve fiziksel tepkisiz halde, zihninde aralarında karısının da yer aldığı yaşamındaki kayıpları ve buna karşın sahip olduğu ve ulaşabileceği şeylerin listesini yapmaya başlar.

“Nobody Home” de “Şehvetli Genç” olarak bildiğimiz naif seks düşkünü yıpranmış, müptela rock yıldızının bu piyasada başına ilk kez gelmektedir. Pink “Young Lust”da çılgınca arzuları, tensel zevkler dünyasına bir geçişi, onu takip eden “Nobody home” da ise depresif çıkmazların varlığının boş ve anlamsızlığını fark edişini anlatır. Kendisini tanımlamakta yararlandığı her farklı şey -sahip olduğu maddesel şeyler , uyuşturucular ve şöhret – kişisel anlam ifade etmekten yoksun sadece boş ve sahne malzemeleridirler…ki bu gerçekler yavaş yavaş “Nobody Home” boyunca ve de ayrıca albümün ikinci yarısında Pink’in önünde belirirler.

NobodyHome2“Nobody Home”da anlatılanlar ve duygular nihilizm ile iyimserlik arasında gidip gelir hatta zaman zaman mizahi gönderilere bile sahiptir. Bunun sonucu olarak çığrından çıkmış bir zihin, çeşitli bilinç halleri arasında geçişler, herhangi bir halde uzun süre bulunamama veya kişisel psikolojisi ve hatta “eve dönüş hariç” her fikri kabul eder haldedir. Şarkı her ne kadar Waters ile uyumlu gözükse de yavaş piyano akorları yüzeydeki yumuşaklığının altında ayrılığı hissettirir. Bu uyumsuzluk sıradanlıkla sanatsal bir uyum içindedir. Örneğin. ilk iki dizeyi ele alalım. Pink sahip olduklarına, şiirlerle dolu “küçük kara kitap – little black book” (muhtemelen “the Happiest Days of Our Lives” de öğretmeni tarafından aşağılandı şiir kitabı) ile başlar. Ardından içinde diş fırçası ve tarak bulunan tuvalet çantası ile devam eder. Bundan sonra şarkı hayali olanlar ve sıradan eşyalar arasında devam eder. Kimi yüksek sanatsal gönderimlere karşı (şiir kitabı, büyük piyano, ikinci görüş) kimi son derece sıradan (13 kanallı TV, elektrik ışıkları, nikotin lekeleri gibi) günlük eşyalardır.

Pink’in devam eden listesi onun parçalanmış beklentileri ile gerçek arasında çarpışır. Bu sözlerle kastettiği sadece “siyah küçük kitabı – little black book” şiirleri ile tuvalet çantasındaki sıradan objeler değil, kitabın temsil ettiği kar ve ögvü/kritik temelli tüm yaratıcılığa dayanan endüstrilerdir. “When I’m a good dog they sometimes throw me a bone in, – Ben iyi bir köpek olduğumda bazen önüme kemik atarlar” diyen Pink, sahibini mutlu ettiği için ödüllendirilen bir hayvan gibi hissetmektedir. Buradan ödüllendirenlerden “onlar” diye bahsederken kastettiği kişi ve kurumlar Pink’in plak firması (kemik olarak yüksek satışlar sonrası verecekleri paralar) olabileceği gibi, hayranları (iyi performansı sonunda alacağı övgüler) veya genel olarak hayat ve onun iyi davranışlar için karmik kavramları, kötü davranışlar için cezalandırılma anlayışı kastedilir. NobodyHome3Pink için, gerçek başarı kişisel yaratıcılıktır fakat gerçek ise çok basit nerdeyse hayvansal şekilde performans/satış/davranış’ı ödüllendirme sistemidir.

Bu rüyaya karşı gerçeklik fikri ilk olarak Pink’in söylediği piyano ve orkestra ile desteklenen “I have strong urge to fly – Uçmak için güçlü bir isteğim var” sözü ile yükselirken daha sonra “I have no where to fly to – Uçacak bir yerim yok” sözüyle inişe geçer. Bir başka deyişle, onun özgürlük için çırpınan ruhu bunu hem kendi duvarına bağlı kaldığından, hem de gerçek bir eve veya sevdiğine sahip olmadığı için gerçekleşetiremiyor. Yetişkin olarak hayatını şöhretin belirsiz kazançlarıyla gerçirmiş, onu bir yere ve gerçek hayata bağlayacak (aile, aşk, kişisel bağlantılar gibi) ilişkileri kuramamıştır. Sonuç olarak, onun tek evi gecesini geçirdiği otel odası ve hayatı boyunca o güne kadar sahip olduğu küçük, basit, önemsiz şeylerin listesidir.

Sonuç olarak “Nobody Home”daki Pink’i düşünecek olursak kendini sağdan soldan toparlanmış, gerçek hayatından kişileri kurgulayarak kolajladığı, pasif duygulara sahip biri olarak hissetmektedir. En çok da Pink Floyd’un daha önceki analizlerde bahsettiğimiz ilk lideri Syd Barrett’in gerçek hayatta yaşadığı zihinsel çöküşü temel almaktadır. Devamında “Nobody Home” da Waters’ın sözünü ettiği “Hendrix perm” 1970’lerin rock yıldızlarının yaptırdığı özellikle de Barrett’in Pink Floyd’dan ayrılmasına yakın çektirdikleri fotoğraflar ve “Jugband Blues” videosundaki gibi çeşitli defalar görülen kabartılmış saçlarıdır. Bu görüntüler daha sonra uyuşturucuyla ilişkilendirmek istenilen uydurma Floyd yazılarında kullanılmıştır. Bazılarının söylediğine göre Syd sahneye çıkmadan önce Mandrax gibi barbitüratları (uyku ilaçlarını) saç pomatlarına karıştırıyordu. Sıcak sahne ışığı altında eriyen karışım konser ilerledikçe sinir sisteminin çalışmasını engelleyen ilacın etkisini vücuda yayıyor, sahnede dengesini yitirmesine neden oluyordu. Benzer şekilde, “wild, staring eyes – vahşi bakan gözler” sözü ile Syd’in yarı delirmiş bakışlarının ironisi yapılıyor, “Shine On You Crazy Diamond” daki unutulmaz tasvir “black holes in the sky – uzaydaki kara delikler gibi” sözüne gönderme yapılıyordu. Bazıları “inevitable pinhole burns – kaçınılmaz yanık gözenekleri” sözlerinin Syd’in zihinsel katatonik çöküntü halindeyken giysilerinde farkında olmadan oluşturduğu sigara yanıkları olduğunu söyler. 2009 yılında Mojo dergisine verdiği söyleşide, Waters “o saten giysi bana aitti hala ondaki delikleri görebiliyorum” dedi. Waters’ın Syd’e ait olduğunu söylediği listedeki diğer Syd eşyaları yeşil “bir çift Gohills boots” 60ların moda olan bağcık yerine elastik yapışkanlı İngiliz ayakkabılarıydı. (“I’ve got elastic bands keeping my shoes on – Lastik bantlarım var, ayakkabılarımı ayağımda tutan”).

Şarkı boyunca yatar haldeki uyuşukluk Syd’e ait Pink’in zihinsel çöküşüne referanstır. “Silver spoon on a chain – Zincir’in ucundaki gümüş kaşık” albümdeki sıvı halde enjekte edilmesiyle özellikle 70ler ve 80lerde popüler olan uyuşturucularla ilgili en kuvvetli doğrudan anlatımdır. Sözler ayrıca Pink’in sağlığındaki bozukluğa ironik gönderme yapan (sağlıklı ve seçkin doğanlara ağzında gümüş kaşıkla doğmuş denir) ikinci bir anlam da içermektedir. Pink’in “swollen hand blues – Şişmiş morluklar ellerimde” sözleri eroin kullanıcılarının ellerinde oluşan fiziki şişlikleri çağrıştırdığı gibi halisinasyonla gözlerde canlanan görüntüyü de tasvir etmiş olur. “Silver spoon – gümüş kaşık”da olduğu gibi çifte anlam içerir ve Pink’in daha sonra (Comfortably Numb’da hatırlayacağı) çocukluğu ile ilgili “my hands felt just like two balloon – ellerim sanki iki balon” diye anlattığı satırların hazırlığını yapar. Dahası, hem bu uyuşturucu referansı hem de bu “şişmiş morluklar ellerimde” ile geçmişe dönüşleri, daha önce içinde yaşattığı birbirleriyle tamamen farklı karakteri de yeniden gösterir: hastalığa yakalanmış genç Pink’in masumiyeti ile uyuşturucu etkisinde, askeri temalı komedi dizisi Gomer Pyle, U.S.M.C. ve 1969 2. Dünya Savaşı filmi Battle of Britain izleyerek hayatındaki kayıpları zihninde listelemeye çalışan yetişkin Pink’in çelişkisi çok açıktır. NobodyHome5

Şu ana kadar, şarkı üzerindeki açıklamalar daha çok sanatsal özlemlerin şekilleri ile gerçekliğin uyumsuzluğunu göstermeye çalışıyordu. Fakat nakarat ve devamında gelen tekrarlarda “telefonu açtığımda” diyen Pink kimdi? İlk bakışta doğal olarak bunun Pink’in albüm boyunca ulaşmak istediği tek kişi olarak beliren karısına söyleyebileceğini tahmin edebiliriz. Son defa onu aradığında “başka bir adam” cevap vermişti ve bu Pink’in karısının onu aldattığına karar vermesine neden olmuştu. Her ne kadar (filmde Mother) albümde “Young Lust”un sonunda tekrar bunu deneyip denemediği bilinmese de, onunla doğrudan ve mecazi olarak kontak kurma denemelerinin sonunda “evde kimse yok” diyecek kadar kadının telefonlarına cevap vermediğini anlıyoruz.

Yukarıdaki açıklama şarkının başlığı ve nakaratının ne kadar önemli olduğunu anlatan bir açıklama ise de tek başına yeterli değildir. “Nobody home” tanımı İngiliz edebiyatında oldukça popüler bir deyimdir ve birinin zihnen orada olmadığını anlatır. Örneğin konuşmalara önem vermeyen veya hayalperestlerin “evde olmadıkları”söylenir. Kısaca NobodyHome6fiziki olarak orada olmalarına rağmen boş bakışlarla kendilerini ele veren zihinleri başka yerde olanlar kastedilmektedir. Deyim Pink ile karısı arasındaki kopukluğu tanımlarken, ifade aynı zamanda Pink’in zihinsel olarak “evde” olmayarak kontak kurulamayacak dolayısıyla zihinsel dengesizliğini tarif ederken, daha da ileri giderek cinnet çağrışımları yapmaktadır. Kafasındaki ironik boşluğa rağmen mantıklı bir bölümün çalışmasıyla yaşamında izole olmasına rağmen, doğan boşlukları anlamsız listeler, hüzünlerle doldurmaya çalışıyordu. Zihninin bu çalışan kısmı aklının yitişini fark edebilecek gibi duruyor. “Fading roots – solan kökleri” bundan dolayı gerçeğe tutunmaya çalışmaktadır. Her ne kadar kendi deliliğinin farkında olan biri fikri tezat gibi görünse de (neticede, deliliğin tanımı aklın ve bilinçli düşüncenin tamamen terk edilmesi anlamına da gelmez) Pink’in sonradan “The Trial”de daha güzel dile getireceği “deli, gökkuşağının üstünde, ben bir deliyim” sözlerindeki bunama halinden farklı değildir. O delirme aşamasında olsa da, onun bir bölümü hala mantıklı düşünerek kandırılmış olduğunu fark eder ve o yanı gerçeğin ve geçmişinin “sönmekte olan köklerine” bağlanması gerektiğini düşündürür. En azından kısmen izolasyonun etkilerini kavramasıyla, ilk olarak “Hey You”da düşündüğü metoforik “eve dönüş” yolunda ilerleme kaydetme sağlıyordu. 1979 yılındaki söyleşisinde Waters Pink’in bir çeşit kontak kurmaya başladığı yerden ve etrafta olup biteni anlamaya başlamasıyla hazır olduğunu belirtti. Buna rağmen henüz kendi duvarının bazı tuğlalarının konuluşundaki sorumluluğunun farkında olmamasına rağmen, nerede yanlış yaptığını görme ihtiyacı hissetmekte ve eğer mümkünse bunu düzeltmek istemekteydi.
Kavramsal doğası gereği olan sahneler, “Nobody Home – Evde Kimse Yok”un açıklaması Pink’in aradığı daha önce bahsedilen ev nosyonu bir ruh halidir ve aslında gerçek kendisine ulaşamamaktadır.NobodyHome7 Sahne – aynı zamanda hem güzel hem de sinir bozucudur – zengin bir sinematografiye sahip ve belirgin sakinliğine karşın karmaşık sembollere sahiptir. Bunun yanında yumuşak melodisine karşın sözlerde uyumsuz derin iç duygular barındırmaktadır. Sahne Pink’in yeni traşladığı kaşlarıyla TVde The Dambusters filmini izlerken görürüz. Dört beş şarkı öncesinde, bu siyah-beyaz Dünya Savaşı film sayesinde canlanan anılar şiddetli bir etki yaratmış, Pink acı veren anılardan kurtulmak istercesine uzaktan kumandanın tuşlarına kuvvetle basar olmuştu. Şimdi yine kanal değiştirerek unutmayı denerken sürekli The Dambusters filmine ve filmin düşündürdüklerine denk gelir. Şimdi artık içine dönmüş olmasına rağmen bilinç altı uzun süredir bastırılmış olan duygularının kolayca ortaya çıkmasına izin vermemektedir.

Önce uzun sahne Gerald Scarfe’ın “müzikal yabancılaşma manzarası” diye adlandırdığı görüntüye dönüşür. Pink’in yalnızlığı panaromik görüntüde çıplak ağaçlar ve ölü bitkiler şeklinde görsel olarak aktarılmasına rağmen, kendini savunma psikolojisi de aynı şekilde dikenli teller ve çapraz çekiçler (bir kez daha şiddet ve yıkım sembolü) olarak ön planda görünür. Kendi savaş meydanında yanlızdır, düşmandan korunaklı olduğu kadar sevdiklerinden de bir o kadar uzaktır. Kendini koltuğuna bırakmış haldeki Pink’in yetişkinliği yavaşça söner ve genç haliyle zihinsel olarak çocukluğuna döner. Pink’deki bu ikilik ve yaşamın kendisi genç Pink’i çıplak, savaş tarafından yıpranmış bir manzara da ön plana çıkartır. Çocuğun masumiyeti, acımasız yıkıma, ölü askerlere ve yaşam kalmayan siperlere karşıdır. NobodyHome8 Benzer şekilde zihninin metaforik karanlık ve bilinmeyen köşelerine hareketlenen genç Pink siperlerin içine doğru gidip karanlıkta kaybolur.

…derken onu ilk olarak “Hey You” klibinde gördüğümüz revir yataklarının ortasında görürüz. Üzerinde deli gömleği duran bir yatağın yanından geçen genç Pink yan odaya geçer ve orada elinde “küçük kara kitabını” tutan yaşlı halini arar. [Belki de bu “Empty Spaces” şarkısındaki ters kaydedilen sesli mesajda sözü edilen Old Pink’deki Funny Farm’dır, kimbilir?] Büyük halinin omzuna dokunan genç Pink bir anda onun delirmiş bakışlarını ve dengesizce gülüşünü görür, evet söze uygun olarak gerçekten evde kimse yoktur. Bir yoruma göre de, iki Pink’in buluşması bilinç altındaki deli halinin mantıklı tarafıyla ilk kez yüz yüze buluşması olarak düşünülür. Hayatının büyük çoğunluğunda, dünyada yaptığı yanlışlarla göz önünde olmuştur. Bu da onu yaşamın suçsuz bir mağduru haline sokmuştur. Ancak kısa bir süre için, kendisiyle yüz yüze gelir ve dünyanın değil de kendisinin dengesini yitirdiği gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştır. Sahnenin bir başka yorumu da genç masum Pink’in idealleri ile (Mother şarkısında söylenen gençlik rüyaları) şimdiki dünyada bunalmış olan kendisinin ilk buluşlasıdır. Masum ile tecrübelinin ve çocuksu saflığın daha sonra oluşan hali ile karşılaşacağındaki reaksiyondur. Çömelmiş ve delirmiş haliyle yalnızlık içindeki Pink ironik bir şekilde sorar “başkanlık için aday olmalı mıyım?”. NobodyHome9Ve sonra genç Pink korkuyla geri çekilir. Ya bilinç altında onun kendisi olduğunu anlar veya duvarını yıkmasını sağlayacak gerçeği bulamazsa ne hale gelebileceğinin korkusunu yaşar.

Muharebe alanında bir süre koştuktan sonra, Pink çamurlu bir siper boyunca yürür ve yığılmış ölü askerlere bakar. “The Thin Ice”deki sahne ile paralellik kurar bir şekilde Pink durup bir ölü askerin üstündeki battaniyeyi örter. Ancak geçmişine yer eden “The Thin Ice” da gördüğümüz Kraliyet Piyadeleri C Birliğinin geri kalanlarına olduğu gibi babasının nasıl öldüğünü hayal edip yeniden canlandırmayı bırakmıştır. Haç şeklinde yatan, pasif bir halde değildir artık. Savaş hem duvarının ilk tuğlasıydı hem de zihinine atılmış ilk bombaydı. Tüm duvarın verdiği hasarı düzeltmek için ilkinden başlamak gerekir ve bunun için şimdi ilk kez şimdi Pink “eve dönmektedir.”

Ölüm ve kişisel kayıpları anlatan duygusal sahnesiyle çok uyan The Dambusters bir kez daha ekrana gelir. Sahnede Alman barajlarına düzenlenen harekatta sahibi ölen köpeğin hava üs de sahibini arayayışı gösterilir. Tüm o koşuşturma içerisinde köpek bir subay’a gider ve kötü bir olayın başarılı bir sonuç verebileceğine işaret etmek ister. Kayıp sahibini arayan köpek gibi, Pink de babasından kalanlarla hayatını doldurmuş, tüm ömrünü babasının bıraktığı boşluğu dolduracak birini arayarak geçirmiştir. NobodyHome4Bu sinematik görüntüde, Pink’in geçmişindeki kendini arayıp bulma girişimine geri gitmesi sürpriz değildir. Genç Pink bir saniyeliğine kendi hareketsiz yetişkin haline bakar ve ardından boş bir ufka doğru koşmaya başlar. “The Thin Ice” da ufuktaki sisin içinde kaybolan askerler gibi, genç Pink de manzaradaki beyaz bir bulutun içinde kaybolur. Fakat metaforik olarak ölüme ve belirsizliğe giden askerlerden farklı olarak, Pink kendini yeniden keşfetme umuduyla bilinç altının sisi içinde kaybolmaktadır.

The Trial

Mahkeme

[Roger Waters]

Günaydın sayın solucan yargıç,
Adalet ortaya çıkaracaktır ki,
Şu anda önünüzde duran tutuklu,
Suçüstü yakalanmıştır duygularını açığa vururken.
Açığa vururken insan doğasına ait duygularını.
Ayıp
Bu kadarla kalmıyor.
Okul müdürünü çağırın!
Her zaman söylemiştim onun adam olmayacağını,
Ve sonuç olarak sayın yargıç.
Eğer izin verselerdi istediğimi yapmama,
Ben onu döve döve adam ederdim.
Fakat elimde değildi.
Allahın cezaları ve düzenbazlar,
Onun cinayeti şüphe uyandırmadan işlemesine izin verdiler.
Bırakın onu bugün pataklayayım.

Deliyim
Tavan arasındaki çılgın oyuncaklar, ben deliyim.
Bilyelerimi alıp götürmüş olmalılar.
[Kadın korosu]
Deli, tavan arasındaki oyuncaklar o bir deli.

Davalının karısını çağırın
Seni küçük pislik şimdi boka battın.
Umarım fırlatıp atarlar anahtarı.
Benimle daha sık konuşmalıydın
Fakat hayır, ille kendi bildiğini
Okuman gerekiyordu, hiç yıktığın
Ev oldu mu son zamanlarda?
Yalnızca beş dakika için, sayın solucan yargıç
Onu ve beni yalnız bırakın.
Bebeğim!
Gel annene bebeğim, izin ver seni
Kollarıma alayım
Saygı değer efendim, hiç istemedim onun
Başının belaya girmesini
Neden beni terk etmek zorunda kaldı?
Sayın solucan yargıç bırakın evine götüreyim onu
Çılgın, gökkuşağının üstünde, bir çılgınım ben
Pencerelerde parmaklıklar
Bir kapı olmalıydı duvarda
İçeri girdiğimde
Çılgın gökkuşağının üstünde, bir çılgın o
Mahkemenin elindeki deliller
Tartışma götürmez, hiç gerek yok
Jürinin odasına çekilmesine
Bunca yıllık yargıçlığım süresince
Daha önce hiç duymadım
Bundan daha fazla hak edeni
Tüm yasaları çiğnemekten dolayı cezalandırmayı
Onlara acı çektirme yolun,
Zarif karına ve annene,
Kusmaya zorluyor beni
Fakat dostum açığa vurdun
En derin korkunu
Ben de seni mahkum ediyorum
Benzerlerinin önünde
Duvarı yıkmaya.

Kısaca Anlamı

Pink kendini – abartılmış ve kişileştirilmiş tuğlaların idare ettiği bir mahkemede – yargılar ve sonunda oluşmasından kendini de sorumlu tuttuğu duvarın aynı zamanda dış dünya ile bağlantısını da sağladığı için yıkılmasına karar verir.

İlk The Wall analizimi 1997’de kaleme almış ve “The Trial” hakkında yazılacak çok şey olduğunu belirtmiştim. Yıllar sonra hala aynı fikirdeyim. “The Trial” hem müzikal hem de anlatımsal bir doruk noktası olmasına rağmen bu kelime bile tüm etkileri açısından ele alındığında yetersiz kalmaktadır.
Pek çok açıdan, albümü tiyatro ile birleştiren, cesurca alaycı, kara mizah öğeleri içeren, ironili dalga geçmesine rağmen derin bir duygusallık barındıran, paradoksal olarak kararlı nihilizm’in yanı sıra sebatkar bir iyimserlik taşımaktadır. Şarkının çelişkili duran yapısıyla aydınlık ve karanlığı, iyi ile hasta Pink’in hayatının farklı bakış açılarıyla bir arada bir kişinin zihninde mücadelesidir.

Albümün 1979 özetinde Roger Waters şarkıyı, Pink’in kendi iç muhasebesi olarak açıklamıştı. “Burada yargıç kendisinin bir parçası olduğu kadar yer alan karakterlerin ve hatırladığı olayların da bir parçasıdır. Hepsi zihninde ve hepsi hatıralarıdır” diyordu. Onun hayal ürününün bir parçası olarak, her karakter bir şekilde Pink’in kendi kişiliğinden farklıdır ve fikirleri, hatıralarından etkilenmişlerdir. Örneğin, anne karakteri daha çok Pink’in “The Thin Ice”da ortaya çıkışından itibaren tekrar ettiği annesinin gerçek hayattaki halinden çok onu nasıl gördüğü ile şekillenir. Unutulmaması gereken bu kendi ürettiği tuğlaların değil, Pink’in yargılandığı bir ortamdır. Normal hayattaki mahkemelerde kişinleri hapisle cezalandırılması gibi Pink Floyd’un albüm boyunca süren bu ironik tarzı da Pink’in kendi yarattığı zihinsel hücresinden kurtulmasıyla ilgilidir.

Özel bir tarz açılış müziği ile daha savcının davaya başlamasından bile önce, dinleyici Pink’in zihnindeki başdöndürücü dünyasındaki dramatik değişimin farkına varır. Orkestra gerçekten de albümün başından beri arka planda rol almıştır ancak “the Trial”de artık yegane enstruman olmuştur. Sonuç olarak dinleyici, teatral, neredeyse sirk benzeri bir açılış ile Pink’in hissettiğinden pek de farklı olmayan bir atmosfer’e sürüklenir.

İlk olarak yargıç’a hitaben konuşan savcu ona “Worm your honor – Sayın solucan yargıç” diye seslenirken albümün ikinci yarısından itibaren rastladığımız çürüme sembolüne gönderme yapmaktadır. Bu ikiliyi bu şekilde hukuk sistemi adına konuşturan Waters kolayca anlaşılacağı gibi İngiliz adalet sistemiyle de dalga geçmek istiyor, sıradan vatandaşları yöneten bu insanları gösteriş düşkünü, kıt görüşlü insanlar olduğunu ima ediyordu. Ancak anlatım diliyle, – o ana kadar gerçek yaşamında yer almamış olan – savcı ve hakimi (yada jüriyi) kendi duvarının çürümesinin bir neticesi olarak “solucan” diye tanımlıyordu. Yaşadığı umutsuz izolasyonun dışında oluşan bu solucan Pink’in zihninde herşeyi kapsayan en büyük otoritenin sembolü olarak ele alınır. Sonuç olarak, izolasyonun ve duygusal baskıların büyük metaforu olan duvarın negatif etkileri – savcı ve yargıç faşist Pink gibi çürümenin neticesinde oluşması neticesinde bu suçlamaları yapmaları normaldi. – Pink’e “nerdeyse insani hislerinden” dolayı ihanet derecesinde suçlamalar yapmaktadır.

Tüm içine kapalı kişiliklerde olduğu gibi, Stop”da yaptığı iç hesaplaşmaya gidince varlıkları tehdit edildiği için eşit derecede intikamcı ve militan bir şekilde tehditkar üstüne gelmektedirler. Ona karşı açılan bu dava ve suçlamalardaki ironi, duvarının neticesi ortaya çıkanlar için işlediği suçlar Pink’in hayatı boyunca hissettiği her duygusu için cezalandırılması istenmektedir ve bunun neticesinde Pink suçlamaların hayatının tek bir anına değil yetişkin yaşadığı tümüne olduğunu fark eder.

Suçlamaların yapılmasıyla, savcı, çocukluk dönemi boyunca onu azarlayan karakter öğretmenini kürsüye çağırır. İfadesinde Pink’in bir kalıba sığmayan, kontrol edilmez biri olarak göstermesi duvarın sakinleri tarafından destek görebilecek olsa da dinleyici açısından durum tam tersidir. Bize Pink’in önceki idealizimini, bireyselliğini ve (en azından kafasında) çocukken sisteme karşı isteksiz olduğunu hatırlatır. Öğretmen, tanıklık ederken kullandığı “azarlama”, “çekiçleme” gibi şiddet eğilimli kelimeler ile, daha sonra ona benzer şekilde yetişen faşist Pink’in seyircilerini korku ve şiddet altında soktuğu dinleyici kalıbının kaynağını da bize hatırlatmış olur. Hem dinleyici hem de muhtemelen Pink’in kendisi, masum bir gençten bu öğretmenine benzeyen aşırı saldırgan diktatöre dönüşünün nedenini bu ilk tanıklıktan anlar.

Her iki tarafın suçlamalarının etkisiyle, Pink “deliyim, tavan arasında oyuncaklar, deliyim. Gerçekten delirdim. Bilyelerimi almış olmalılar” diyen kendi iç sesini duyar: Her bir satır hayatının bir döneminden değişen ölçülerdeki dengesizliğini örtmeye çalışan sözlerdir. Her birinin anlamı artık “evde kimse yok – artık zihinsel problemli” anlamındadır. Bu örtme çabaları özellikle ilginçtir çünkü hepsi belli bir çocuksu çağrışım içermektedir. Öğretmen’in Pink’in çocukluk masumiyetinden geldiğini söyleyerek üzerinde durduğu oyuncakları, balığa gitmesi ve bilyeleri daha da ilginçtir. Ve hatta bu çocukluk hayallerinin getirdiği oyuncak ve bilye günlerinden kalma tanımlamalar duvarının ne kadar eskiden beri inşa edilmekte olduğunu gösteren deliller olduğu söylenebilir.

Pink’in duygularını haykıran duvar yaratıkları korosundan sonra, alaycı bir şekilde karısı tanık sandalyesine kayar ve diliyle Pink’e hak ettiği dayağı atar. Öğretmen ve anne verdikleri ifade de Pink üzerinde kaybettikleri kontrollerini ince bir sızlanmayla geçirirken, karısının suçlamaları diğer iki kibirli tanığın şikayetlerinden farklı olarak daha çok kişisel ihanet üzerine daha geçerli sebep’e dayanıyor. Doğrudan konuya girerek onu “benimle daha çok konuşmalıydın ama gittin kendi yoluna” şeklinde suçlaması, ilişkilerini bitiren hem iletişim kopukluğu hem de Pink’in kişilik bölünmesini hedefliyor. Biten evliliklerindeki Pink’in sorumsuzluğu ile ilgili karısı aynı öğretmen gibi, yargıç’a “onunla beş dakika yalnız kalabilir miyim?” diye sormadan önce alaycı bir şekilde “son zamanlarda yıktığın bir yuva oldu mu?” diye suçlar.

Her ne kadar bir sevgiliden böyle bir davranış beklenebilir olsa da, burada tanıklık eden gerçek karısı değil onun Pink’in içindeki yansımasıdır. Burada Pink kendisine karşı tanıklık etmektedir ve bütün albüm boyunca ilk kez, biten evliliğini karısının bakış açısıyla irdelemektedir. Ve sonuç olarak da bu ayrılığın büyük suçunun kendisinde olduğunu fark etmiştir. Şu ana kadar, yalnızlığı için karısına “nasıl bana bunu yaparsın” diye soran, onun yaptıklarını, yaşadıklarını düşünmeden suçlayan kendisiydi. Ancak “the Trial”deki bu karısının tanıklığında Pink nihayet onu abzorbe edip duygusuz bırakan duvarının karısının ihanetine nasıl katkıda bulunduğunu anlamaya başlar ve kendisine “bunca zamandır hep suçlu muydum” diye sordurur.

Öğretmen ifadesinde Pink’in çöküşü ile öğretmeni gibi idealist masum bir faşist haline dönüşmesindeki çelişkiyi anlatırken, karısının suçlamaları kahramanın evlilik sorumlulukları oluyordu. Üçüncü ve son tanık Pink’in annesi bunlardan daha problemli olacaktı. Yeni başlayanlar için oğlunu suçlamasının en önemli nedeni neticede tüm çocukların yaptığı gibi onu terk etmesiydi.

Onun duvar benzeri koruyuculuğunun açıklandığı “Mother” gibi şarkılardaki anlatım burada da Pink’in annesinin söyleyişini canlandırdığı “Anneciğine gel yavrum, seni kollarımda tutayım. Onun bir sorun yaşamasını hiç istemezdim. Solucan hazretleriniz bırakın onu eve götüreyim” sözleriyle tekrar edilir. Öğretmen ve karısının yaptığı tanıklıklardan hayatıyla ilgili önemli gerçekleri fark eden Pink’in annesinin tanıklığı ile hayatta bazı tuğlaların kaçınılmaz olabileceğini anlaması dışında önemli bir ders çıkartıp çıkartmadığını söylemek güçtür. Bazıları Pink’in tuğlasının anlaşılabilir bir anne korumacılığına tepki olarak oluştuğu fikrine karşı olarak annenin şarkıda yer almasının sebebinin ona olan aşırı sevgisinden (en azından kendi açısından) dolayı kendinden uzaklaştırması nedeniyle olduğu yönündedir. Bu tanımlama da gayet uygun düşüyor, bu şekilde annesinin varlığıyla üretilen tuğla oldukça abartılmış, yanlış ailevi bir düşkünlüğün, Orwellsi bir bakışla (özgür ve serbest toplum için yıkımı göze alan) altı çizilmiş oluyor.

Pink bir daha deliliği hakkında şarkı söyler, bu kez gizleyip adlandırdıkları gerçeklik algısı (“gökkuşağının üstünde” Fantastik Oz’a girişteki Dorothy’i andıran)  yanında kendi içsel mahkumluğudur ( “penceredeki demir parmaklıklar”). Pink’in kendine itiraf ettiği deliliğin amacı biraz belirsizdir. Bazıları bunun Pink’in mahkeme kayıtlarına suç işleme ehliyeti olamayacak derecede delilik hali olarak geçmesini düşündüğünü savunur, ve bu bakımdan yaptıklarından sorumlu tutulama girişimi olarak değerlendirir. Şarkının büyük oranda olayları ortaya çıkarmak üzerine kurulu olduğunu düşünsek de çeşitli defalar üstü örtülü olarak sözünü eettiği “delilik” kendi izolasyonunun sonucuna bir tepkidir. Pek çok tuğlasını bilinçli olarak kendisinin koyuşunun psikolojik neticesidir. Bunu fark etmesiyle onu doğru bir sonuca doğru götürüp “içinde olduğum bu duvarın bir girişi olmalıydı” diye sormasına nedne oluyor. Pink yaralayıcı dünya ile başedebilmenin tek yolunun çıkışını bile bilemeyeceği duygusal bir duvar oluşturmak olduğuna inanmıştı. Basit kişisel ve toplumsal iletişimle bulabileceği bu çıkışı bulmayı başaramamıştı. Artık kendini düşünen “beni saracak kollara ihtiyacım yok” fikrini bırakıp  “birlikte güçlüyüz bölünürsek düşeriz” görüşüne sarılıyordu.

Yargıç Pink’in anons’undan sonra nihayet gürleyerek şarkıya girer. Tanıdık albüm boyunca süren dört notalı Wall teması Pink’in duvarınındaki tüm tuğlaları çimento gibi bir araya toparlar. Başka bir açıdan yargıcın jürinin düşünmesine fırsat bırakmadan kararı açıklamasıyla belki de İngiliz adalet sistemine karşı da bir eleştri yapılıyordu. Yargıcın şarkıdaki diğer karakterlerden fazla sözü olmasına karşın, o ve kararı hala pek çok Floyd hayranı için bir gizem teşkil etmektedir. Eğer mahkeme Pink’in acı çeken “zarif eşi ve annesini”, “neredeyse insani duygular” göstermesi yüzünden gerçekleşiyorsa o zaman ona ceza değil ödül vermesi gerekmez mi? Duvar’ın ürünü olan Yargıç, Pink’i hayatının iki önemli figürüne duygularını yansıtmadığı için yermesi gerekmez miydi? Benzer şekilde yargıcın verdiği duvarı yıkarak “herkesin önünde kendini ortaya çıkarma” kararı varlığı kendi izolasyonu ve zihinsel çöküntüsü olan birinin ikincil kişiliği için değil miydi?

Tüm görüşler geçerlidir. Bazıları durumu edebiyatta yapay veya imkansız bir karakterin senaryo akışı içinde beklenmedik bir yerde ortaya çıkıp çözülmesi imkansız bir sorunu birden çözmesi olarak adlandırılan “deux et machina”‘ya benzetir. Bu beklenmedik belirsiz figür hikayedeki soruna hızlı bir çözüm getirmişti. Bu da Waters’ın Pink’in hikayesine çabuk bir son getirme yöntemi olmuştur. “Deus ex machina” genel anlatı içinde yapmacık ve çelişkili hissetmenize neden olabilir.ancak uzun ve derinlikli edebi bir gelenektir. Burada belirsiz bir şekilde çıkıveren yargıç hikayenin sonucunu tam da Pink’in ihtiyacı olduğu şekilde sonlandırmaktadır.

Bir başka görüşe göre yargıç Pink’in görüşüne, tutarsızlık ve diğer konnulara çok uygun bir araçtı. Bu analizde daha önce The Wall’un, Carl Jung’un bölünmüş kişiliklerin kendini geliştirdikçe parçaları toparlayabileceği bireysellik konsepti üzerine nasıl bir metafor olarak okunması gerektiği konusundan bahsetmiştik, yada daha düzgün bir anlatımla, kişiyi gerçek kendisi yapan psikolojik süreç. Jung’a göre kişinin karanlık ve aydınlık yanlarının mütabakatı olmadan bunun gerçekleşmesi imkansızdır. Din’den örnek vermek gerekirse biri şeytan kadar kötü olabildiği gibi iyilik yapmada peygamber gibi de olabilir. Bu açıklamaya göre, yargıç Pink’in açık ve karanlık taraflarının ruhsal bir manifestosu, parçalanmış iyi ve kötü kişiliğinin bir özeti gibidir. Bu yüzden yargıç kelime aralarında kendisiyle çelişiyor görünür. Karanlık tarafı Pink’i savcının yaptığı suçlamalar temelinde “insan duyguları” göstermekten tümüyle cezalandırmak gerektiğini söylerken (“Stop”daki delirmiş faşist halinin etkisinde), öbür yanı duvarın yarattığı duygusuz, hissiz bir şeyin hiç önemsemeyeceği “zarif eşi ve annesi”ne sempati duymarak onları mağdur etmekle suçlar.

[Jung’un yazılarına aşina olanlar şüphesiz Pink’in annesi ve karısı sunumlarındaki anima konseptini  anımsayacaklardır.] Karanlık taraf ironik olarak, kafasında yarattığı duvar yaratıklarından oluşan topluma son vererek duvarını yıkma ile  Pink’i cezalandırmak isterken, aydınlık yanı ise aynı şekilde duvarını yıkarak en derinlerindeki korkularından kurtararak onu ödüllendirmek ister. Dolayısıyla Pink’in görüşüne göre iki taraf da aydınlık (yaratıcı bağımsızlık için özlem duyan çocukluğu) ve Jung’un “gölge” olarak adlandırdığı (babasını öldüren zamanın ruhuna karşı oluşan faşist kişiliği) arasında yargıç Pink’in çok sesli vicdanı arasında arabuluculuk yapmaktadır. Kalabalığın tezahüratı hem intikam hisleriyle dolu duvarın yarattığı topluluğun “duvarı yık” diye bağırışları hem de Pink’i savunan duvar dışındaki “kanayan kalpleri ve sanatçılar” olarak açıklanabilir. Sonuç olarak aydınlık ve karanlık taraflar buluşur neticede onu toplumdan ve gerçek kişiliğinden ayıran savunma mekanizmasını yıkması kararı çıkar.

İster deus ex machina gibi hızla yargılansın veya Pink’in psikolojisi birden şekillensin duvar yıkılır. Bu anıtsal albümdeki hemen hemen her yönünde yaşanan sembolik olay ile gerçek dünyada Pink’in yaşadıkları konusunda farklı görüşler vardır. The Wall’u küçümseyici yaklaşanlar albümü yaralayıcı dış dünya ile kendisi arasında savunma oluşturmayan Pink’in ruhsal hatta zihinsel çöküntüye gideceğini söylerler. Hatta bazıları anlatımda intihar veya intihar’a teşebbüs’ün ipuçlarını görür, “the Trial”in sonu ile Pink Floyd’un sonraki albümüne adını veren The Final Cut adlı şarkı arasında benzerlikler bulurlar.

Şarkıda, aynı Pink benzeri anlatıcı – büyük bir halisinasyon gören ve savunmasını duvar’dan alan (en azından sözlerde… asıl kelime şarkı söylenirken kısa kesilmiştir)  – dinleyiciye kendisini karısı zannettirecek şekilde kendini açar ve “Eğer gösterirsem sana gizli yüzümü Yine de beni sarar mıydın bu gece? / Ve eğer açarsam kalbimi sana, gösterirsem sana zayıf yanımı, ne yapardın? Bu durumu anlatıcı bu davranışların negatif etkisi olduğunu hayal eder örneğin karısının “hikayesini Rolling Stone (dergisine) satması”,,,, “çocukları götürür beni yalnız bırakır mıydın? Beni paketler miydin? Yada beni eve mi götürürdün?”  Şarkı doğrudan The Wall’un anlatım tarzını hatırlatır şekilde sonlanmaktadır – “Göstermem gerektiği halde çıplak duygularımı. Parçalamam gerektiği halde perdeleri – dedikten sonra anlatan kendini öldürmek üzereyken şunu hatırlar “Tuttum bıçağı titreyen ellerimle
Hazırdım gerçekleştirmeye… fakat… tam o anda telefon çaldı. Hiçbir zaman cesaretim olmadı son darbeyi indirmeye.” The Final Cut albümünün The Wall demolarından geriye kalanlar olarak bilindiği için pek çok hayran Pink, artık dayanamayıp “perdeleri parçalamak” istemesinin ardından intihar girişiminde bulunduğuna inanır.

Zorlama bir fikir olan bu yorumla albümü kötümser bir şekilde sonlandırmak hayranları memnun etmeyecektir. Onlar için duvarın yıkılışı, Pink’in kurtuluşundan başka birşey değildir ve gerçekten 1979 özetinde Waters, Pink’in kendini izolasyondan çıkarması kararını iyi birşey olarak tanımlamıştır. Belki hayatında ilk kez Pink geçmişin yükünden kurtulur ve kendini koruma uyuşukluğuna kapılmadan hayatını rahatça yaşama şansına sahip olur. Pink “In the Flesh?” de dünyaya gelirken ve albüm boyunca yeniden doğulurken, duvarının yıkılışı da kendinin yeniden doğuşunu simgeler.

Şimdi hayatın acılarına daha korumasız olsa da, hayatın zevklerine de daha açıktır. Duygularını kullanarak sevdikleri ve dünya ile bağlantı kurabilecektir. Pink’in hikayesinin gösterdiği gibi, duvar benzeri savunma mekanizmaları insanlık ve anlayışın yerine ego ve yıkım getirerek koruyucu olmaktan çok saldırgan yapmaktadır. Sadece bir kişinin aydınlanmasıyla dünyanın bozuk hali olduğu gibi kalır ancak insanlığın büyük duvarından bir tuğla eksilmiş olmaktadır. Bu bir duvarın yıkılması baskı ve şiddetin oluşturduğu kısır, dairesel zincirinde başka bir kırık link olur. Yeterince tuğla ve link’in gitmesiyle, önyargıların oluşturduğu toplumsal duvar yıkılacak ve adaletsizliğin döngüsü kırılmış olacaktır.

Komplekslik ve güzellikte “Goodbye Blue Sky” ve “What Shall We Do Now,” ile kıyaslanabilecek animasyonlara sahip olan “the Trial” şarkının her müzik ve sözü gibi gösterişli olmuştur. Sahne Pink duvarının kenarına oturmuş yüzü olmayan bez bir bebek şeklinde oturmuş duruşmasının başlamasını beklerken görürüz. Hatta sahnenin başlamasından önce seyirci neden Pink’in en önemli anında onun zararsız, hareketsiz olarak tasvir edildiğini merak edebilir.
Bununla ilgili bir teori, bu kendisini yargılama teorisi başladığında, bunu durduramayışının bir nedeni olabilir. Başka bir deyişle kendisini tuğlalarının merhametine terk etmiş olması olabilir. Diğerleri yaşadığı kötülüklerin bir kurbanı olarak her bir olayı hareketsiz bir oyuncak olarak izleyiş şekli olduğunu düşünürler. Her ne kadar “The Trial” onun bu  mağrur halinin üstesinden gelmesiyle ilgili olsa da, şarkının sonundaki duvar yıkılana kadar hala üstlendiği yüklerinden kurtulmakta olduğunu kavrayamamıştır. Bir yerde, hala onu yıkan tuğlalarının oyuncağı gibidir. Hayatındaki insanlar tarafından yaratılmış, şekillendirilmiştir. Harekete geçeceği son ana kadar duygularını bastırmayı sürdürür. Daha sonraki sekans’da göreceğimiz gibi, hala yaşadıklarının etkisinde perişan halde duvarının yıkılacağı ana kadar öyle kalacak gibidir.

Ardından gelen mahkeme bölümü albümdeki gibi çok gösterişli bir tiyatro oyunu şeklinde gösterilir. Duruşma salonu, sahne ışıklarıyla donatılmış, bir kanun ortamından çok konser arenasını andırır, savcı ise bir hukukçudan çok bir aktör gibi sahneye çıkmadan önce makyaj yapar. Bir kez daha, toplumsal sonuçları oldukça bariz olan, yargı sistemini adalet yerine kamunun gözünden anlatan (belki de mafya gibi gören) bir bölümdür. Buna göre çürümenin sonucu solucanlar arenaya kayarak girerler ve yargıç platformu oluştururlar. Ardından “Sayın solucan yargıç” sözüyle peruğuyla yerini alır.

Öğretmen ifadesini baskının ilk ayrıntısı olan “the Happiest Days of Our Lives” daki “şişman ve psikopat eşinin” kontrolünde sarkan bir kukla olarak verir. Daha önce bahsettiğimiz gibi, bu özel tuğlada Pink’i suçsuz olarak görme eğilimi olsa da – Pink’i sopayla döven, kişiliksiz öğrencileri kıyma makinesine atan öğretmenin yaptıkları – pek çok şarkıda hayranlarını sessiz oturtup dinleten, onları kendi köleleri gibi gören Pink’in yaptığı kötülüklerle nasıl geri döneceğini hatırlatır. Şarkının sonunda çekiç’e dönen öğretmen büyük ölçüde albümün ikinci yarısında onu bir zamanlar isyan ettiği acımasız zalim faşist kuralcıya dönüşen Pink ile ilgili bir simgedir.

Tuğlarlarının gücüyle ezildiğinde, yaprak gibi yüzsüz bir insana oradan tekrar yaprağa dönüşerek ruh halinin karanlığında kaybolur. kendi ruh halini yansıtır. Pink kendini kötülükler dünyasının uçurduğunu düşünürken, kendi güvendiği sığınağında bir yaprak gibi kalarak duvarı tarafından sürüklendiğini de fark ediyor.

Karısı duvarın altından “Don’t Leave Me Now”daki halindeki akrep’e benzer şekilde içeri sızar. Göğüs, bacak ve vajinadan oluşan grotesk feminen sembollerinin değiştirilmiş karışımına dönüşmeden önce hareketsiz bebeği sokar. Pink başarısız evliliğinin sorumluluğunu fark etmeye başlasa da, hala karısını diğer yaşadıklarında olduğu gibi negatif bir gözle görmektedir. Neticede, onun sadakatsizliği neticesinde oluşmuş bir tuğladır. Pink başarısız ilişkisinde ne kadar suçlu olursa olsun, onun sonraki yaptıkları Pink’in zihninde büyük bir yara açmıştı. Kadınları fahişe gibi görür hale getirmişti. Kadınlık erkek şovenist fikri üzerine bina edince (Pink’in bir karanlık bölümü daha) anne figürü duvarda savaşçı bir uçak olarak belirir (muhtemelen babasının savaşla ilgili ölümü nedeniyle) ardından büyük bir vajina ağzına dönüşerek Pink’i yutar onu göbek bağıyla dönüştüğü anne kucağına yani annesinin ait olduğunu düşündüğü yere çeker.

Pink karanlık, bastırılmış tarafına göre, kadın ya ahlaksızlık yoluyla yaralayıcıdır ya da nevrotik şekildeki baskıcı kontrolcü yapısıyla zarar vermektedir. Buna bağlı olarak her iki fikir de Pink’in tuğlalarına katkı yapmaktadır. Bu sebeple anne de sonuçta onu çevreleyen bir duvara dönüşür.

Pink deliliği hakkında ikinci defa şarkı söylediğinde, yüzü olmayan adam gökte düşmeye devam eder ve gök yüzünü parçalara ayırarak karanlığın içinde kaybolur. Görsel tema gençliğin sınırsız hayalinin kaybolduğu, yetişkin yaşamının da boşluğunu gösteren “Goodbye Blue Sky”ı andırmaktadır. Jung’un bireyselleşme teorisinde gölgeyle arasındaki ilişkinin benzerini gökyüzünde yuvarlanan Pink ile arkasındaki karanlık dünya arasında görürüz.

Çürüme sembolünden hukuki yetersizliğe, sanat yönetmeni Gerald Scarfe  solucan yargıç’ı “pekçok kişinin hukuk sistemi hakkında düşündüğü” gibi büyük bir “asshole” olarak tanımlar,  (The Wall DVD yorumu). Kararını açıklarken gürlemesiyle yarattığı heybetine rağmen bunu kıçından yaptığın için aynı komiktir.

The Trial’deki tüm ciddiyetsizliği düşününce, Pink’in hayalindeki çok önemli dönüm noktası The Trial’deki bu ciddiyetsizliği düşününce çift yönlü yargıç görüntüsüyle ciddiyet ve saçmalık arasındaki bu ilişki garip karşılanabilir. Fakat, bu çift taraflılık kişisel ve sosyal izolasyon arasında da geçerlidir. Duvarının yaratılışı sırasında ve Pink’in daha sonraki kendini keşfetme yolculuğu ve bireysellik zor başlıklardı. Böyle birinin olabileceği en gerçek hal bencilliktir ve bilinçli olarak dünyadan kopuşu da aynı derecede saçmadır. Sonuç olarak basitçe denebilir ki, kişinin etrafında dönen hayat büyük konuşan bir kıç ile gerçekleşiyorsa bu artık saçmadır.

Etrafındaki duvar tamamen kapandığında karar açıklanır, Pink’in hayatından görüntüler yansıması sonrası (tuğlalarının görsel hali) kalabalıklar sürekli olarak aynı şeyi tekrar ederler, “Duvarı yık”. Her an bu duruma gelmesine neden olan şeyden sıyrılmaktadır: faşist kimliği, evliliği, karısının aldatması, öğrencilerini İdeal Vatandaş yapmaya çalışan öğretmenin baskısı, çekiçler, nefret mitingi, Alman savaş kartallarını andıran savaş görüntüleri, groupie, fare, koluna enjeksiyon yapan doktor.

Her bir görüntüde patlayan flashların ardından sonsuz gibi görünen barajı andıran devasa bir duvar görüntüsü ekranı kaplar. Uzunca bir sessizlikten sonra, tuğlarlar Pink’in çığlığıyla patlar, ekran/perde beyaz bir toz dumanıyla kaplanır. Her ne kadar biri bu toz’un The Thin Ice’deki askerlerin içine doğru yürüyüşlerini Pink’in yarattığı muazzam duvarın çöküşüyle ölümünü sembolize ettiğini söylese de gerçekte, beyaz toz daha sonra gelen “Outside the Wall” daki çocuklara geçişte  görünür ve Pink’in aydınlanışını ve duvarının yıkılışıyla saflığa geri dönüşünü anlatmaktadır. Baskı ve çöküntüyle dolu bir hayattan sonra, Pink nihayet bütünüyle tamamen yeniden doğmuştur.

The Piper At The Gates Of Dawn – Türkçe Çeviri

 Albüm hakkındaki bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

Astronomy Domine

Pastel ve duru bir yeşil, ikinci perde
Bir zamanlar bildiğin maviliğin ortasında bir savaş. Bu yazının geri kalanını okuyun