Kategori arşivi: Türk Basınından

Türk basınında çıkan Pink Floyd ve Rock müzik üzerine seçme yazılar

Pink Floyd: Their Mortal Remains – Manifold

Pink Floyd’un 50 yıllık serüvenini anlatan V&A sergisi uçan domuzlar, gerçeküstü animasyonlar ve ilginç projeksiyonlarla Pink Floyd’a adanmış psikedelik bir zaman kapsülü.

Kaynak: Pink Floyd: Their Mortal Remains – Manifold

Türk Eleştirmenlerin ‘The Endless River Yorumları

Pink Floyd’un son albümü The Endless River kimileri tarafından beğenildi kimileri tarafından yoğun şekilde eleştirildi. HafifMuzik.org sitesinden Berk Sayan, albümüne Türk eleştirmenlerin yorumlarını toplamış. Bu yazının geri kalanını okuyun

Pink’in şarkısı – Kanat ATKAYA – Hürriyet

PINK Floyd’un “The Wall”u kulüp veya Serdar Ortaç örneğinde gördüğümüz ve unutmaya çalışsak da unutamadığımız üzere “vi dont niid no ecukeşyşın, hobaaa!” diyerek dingildemenin ötesinde manalar içerir.

Hem albüm, hem film olarak.
Film veya albüm üzerine yapılmış derinlemesine eleştiriler, analizler vardır; kitaplar yazılmıştır vesaire.

Eğitim sisteminden baskı rejimlerine, bireyin yalnızlığından “diğerlerinin” yıkıcılığına kadar pek çok alanda hem nalına hem mıhına vurur Pink Floyd. Bu yazının geri kalanını okuyun

Bir Pink Floyd Üyesiyle Röportaj Yapan İlk Türk

Türk gazetecilerinin veya herhangi bir Türk`ün bir Floyd elemanıyla karşılaşması ender görülen bir durumdur. Daha bugün bir tanesinin Temmuz ayında Cumhuriyet gazetesi için Zülal Kalkandelen tarafından yapıldığını öğrenebildiğim için haber alma kaynaklarımın ne kadar kıt olduğu da ortaya çıkıyor. (Bundan önce bildiğim kadarıyla eskiden Cumhuriyet gazetesinde yazan daha sonraları Fetullahın

Samanyolusunda rahat rahat program yapan Yavuz Baydar`ın Avrupada bir barda David Gilmour ile karşılaşıp yaptığı konuşmayı yazdığı bir yazısını hatırlıyorum. Ancak o röportaj formatında değildi.)

Zülal hanımın kendisinden aldığım mailde bir çok ülkeden gazetecilerin bulunduğu söyleşide soruların çoğunun kendisinden gittiği bilgisini aldım. Bu durumda Röportaj-Söyleşi sayabiliriz.
Bu yazının geri kalanını okuyun

On An Island İncelemesi – Milliyet

Uzun ve sakin bir nehir

“On An Island” albümü anıtsal bir figürün, rock gitarının onursal büyükelçisi David Gilmour’un başyapıtı

MURAT BEŞER 09.04.2006 Milliyet Gazetesi

Senfonik şarkıların mahir zanaatçısı, efsanevi Pink Floyd’un gitar ve vokali David Gilmour, 22 yıl aradan sonra bir solo albüm Bu yazının geri kalanını okuyun

On An Island İncelemesi – Hürriyet

Zeynel Abidin’in cümbüşü Pink Floyd’un ses yelpazesinde

Derleyen: Serhan YEDİG Hürriyet Gazetesi 01.04.2006

Kim derdi ki Zeynel Abidin Cümbüş’ün 1929’da Beşiktaş’taki dükkanında geliştirdiği enstrüman bir gün Pink Floyd’un ses yelpazesine katılacak. Beklenmeyen oldu, David Gilmour yeni albümünde cümbüş çaldı. 6 Mart’ta yayımlanan “On an Island”da gitarcıya, Pink Floyd’dan Rick Wright’ın yanı sıra Bu yazının geri kalanını okuyun

Paris’te İsyan: Şarkısını Roger Waters’tan Duymuştuk!

Ça Ira-Umut Var (19.02.2006)
Yazar; Serkan Boyacıoğlu

’60’lı yıllarda Paris’ten tüm dünyaya yayılan özgürlük hareketleriyle paralel yol aldı, Fransa’ya çok da uzak olmayan bir yerde, İngiltere’de kurulan Pink Floyd. Başlangıç yıllarında marjinal önderleri Syd Barrett’in müzik ve sözleri Bu yazının geri kalanını okuyun

Ayşe Düzkan`ın Radikal Gazetesinde Ca Ira hakkında çıkan yazısı

Oldu, Yine Olacak

Roger Waters - Ça Ira DVD

Roger Waters - Ça Ira kayıtları sırasında

Ayşe Düzkan Radikal Gazetesi 27/11/2005
Roger Waters, rock’ın gelmiş geçmiş en yaratıcı adamlarından biri. Pink Floyd’la birlikteyken bir sürü önemli iş yaptı; gruptan ayrıldıktan sonraki albümleri, mesela ‘Pros and Cons of Hitchhiking’ de rock tarihinde önemli bir yere sahip. Ama Waters’ın albümlerinin içinde, en etkileyici olan kuşkusuz Pink Floyd yıllarında, Syd Barrett’la yaptıkları ‘The Wall’dur. Pink Floyd’un müziği zaten senfonik rock başlığı altında değerlendirilir, ‘The Wall’ hepten öyle özellikler taşıyordu, bilindiği gibi sonradan, bu türden karanlık, karamsar mevzularda usta olan Alan Parker tarafından filme alındı. ‘The Wall’un müzikal olarak Roger Waters’ın en iyi çalışması olduğunu tartışanlar olacaktır ama sözleri, müziği ve filmiyle 20. yüzyıla damgasını vuran bir kült oldu.
‘The Wall’un sunduğu imgelerin önemi ise daha büyüktür. İngilizce bilen ve okulda bunalan her genç, inanıyorum ki, kalbinin bütün gücüyle “We don’t need no education/Eğitime falan ihtiyacımız yok” der. ‘The Wall’da ingiliz orta sınıf hayatının ciddi bir etkisi var ve eğitim alma lüksüne sahip olmayan geniş kesimin bu öfke karşısında ne hissettiğini bilmek zor tabii. Babasını ll. dünya savaşı’nda kaybeden Waters, ‘The Wall’un savaş karşıtı yanını da vurguluyor. Ama biz başka şeyler de görebiliyoruz ‘The Wall’da. Rock tarihini feminist bir bakış açısıyla eleştirenlerin “Momism”, “Annecilik” adını verdikleri, annenin ailenin bütün melanetlerinden sorumlu olan bir zorba olduğu yönündeki yaklaşım hâkimdir ‘The Wall’a. Toplumsal ilişkileri tahlillerle değil görüngülerle ele alan bakış açısı anne ve öğretmen azarından kendisine nefret nesneleri çıkartabilir, ama tarih bilinci başka şeylere işaret edecektir.
‘The Wall’ın hayatımıza kattığı diğer benzetme, “We don’t want to be another brick in the wall” dizesinden kaynaklanır; “duvardaki tuğlardan biri olmak istemiyoruz”. Hatta Türkiye’de 90’lı yıllarda “Hole in the wall/Duvardaki delik” diye bir metal grubu bile vardı; allah için güzel isim. Öyleyse duvar, tuğlaları tuğlalıktan vazgeçse, duvar olmaktan çıkacak bir varoluştur; yanlış bilinç yüzünden mutsuz olmaya devam ederiz. Bu işten çıkarı olanla olmayan ayrımına -buna sınıf adı verileli çok olmuştu- “duvar” benzetmesinde yer yoktur.
‘The Wall’un müzikal olarak ‘Dark Side Of The Moon’un daha gerisinde kaldığını söylemek doğru olur sanırım. Ama bir tür ergen erkek hassasiyetine, kırılganlığına ve buna dayanan muhalefete tercüman olduğu ve onu etkileyip biçimlendirdiğini söylemek de yanlış olmaz.

Umut Var
Ama Waters’ın bunun ötesine geçemeyeceğini düşündüysek, yakın zamanda piyasaya çıkan ‘Ça Ira’ ile bizi utandırdığını kabul etmeliyiz.
‘Ça Ira’ Fransız ihtilâli sırasında en sık söylenen marşlardan biri. Fransızca “Ça va”, “Nasıl gidiyor” anlamına geliyor, ‘Ça Ira’ sorunun gelecek zamandaki olumlu hali; “gidecek”, daha doğrusu “olacak” gibi tercüme edilebilir. Albümün alt başlığı ise “There Is Hope”; yani “Umut Var”. Bu bile önemli bir değişiklik sanırım Roger Waters için; insan ‘The Wall’ karşısındaki çaresizliğine isyan eder, umut yoktur, belki özyıkım çare olabilir! ‘The Wall’ tek bir kişiyle meşgulken, ‘Ça Ira’ kalabalıkların, baldırı çıplakların hareketini anlamaya çalışır.
‘Ça Ira’ gerçek bir opera, ‘distortion’, davul solo falan bekleyenler hayal kırıklığına uğrar. Klasik müzik çevrelerinden pek itibar görmemiş gerçi. Rock’çıların klasiğin alanına girdiklerinde, en azından ilk işlerinin, “bebek adımı” sayılabileceğini ama ünleri sayesinde bunları yayımlatabildiklerini söyleyenler var. Ama klasik müzik denen türün belirli bir dönemde batı’da yapılan müzik olduğunu ve hepi topu bu olduğunu söyleyenler de var. Roger Waters ise, “klasikçilere kalsa, yeni hiçbir şey bestelenemez” diyor.
İlginç ve acıklı bir hikâyesi var ‘Ça Ira’nın. Ünlü fransız senaryo ve şarkı sözü yazarı Etienne Roda-Gil, hayatı boyunca hayalini kurduğu bu operanın libretto’sunu yazıyor, eşi Nadine Roda-Gil de operayı çizimleriyle resimliyor. 1789 ihtilâli’nin 200. yıldönümünde sahnelenmek üzere bestelesin diye eski dostları Roger Waters’a götürüyorlar. O projeyi çok beğeniyor ancak Fransız hükümeti, ihtilâlin 200. yıldönümünü bir ingiliz’in bestelediği operayla kutlamaya pek yanaşmıyor. O sene iş yatıyor. O ara, Berlin duvarı’nda ‘The Wall’ın sergilenmesi işi gündeme geliyor, Waters onunla meşgul oluyor, o ara Nadine Roda-Gil kanser olup ölüyor. Etienne de yasa gömülüyor. Proje bir süreliğine rafa kaldırılıyor. Ama Roger Waters tamamen unutmuyor ‘Ça Ira’yı, çalışmaya devam ediyor, besteleri yapıyor, İngilizce sözleri yazıyor, bazı yerleri değiştiriyor, prodüktör Rick Wentworth’la birlikte son halini veriyorlar. Henüz sahnelenmemiş olan opera, geçtiğimiz günlerde iki cd’lik bir albüm olarak piyasaya çıktı, 30 sayfalık kartonetinde, Nadine Roda-Gil’in çok güzel çizimleri var.

Deneyin
Roger Waters, toplumsal dönüşüm dönemlerinin hep ilgisini çektiğini söylüyor. Aradan geçen yıllarla ilgili anlattığı başka şeyler de ilginç bence. Örneğin gençliğinde, kırılgan ve saldırgan olduğunu, yanına yaklaşmaya çalışanlara, “beni rahat bırakın” mesajı vermeye çalıştığını ama uzun yıllar süren terapiyle kendisiyle barıştığını anlatıyor. Tek bir oğlan çocuğunun bile, büyüdüğünde gençliğiyle yüzleşmesini de ümit verici buldum şahsen. Ama yukarıda da andığım gibi beni esas heyecanlandıran Roger Waters’ın Fransız ihtilâli gibi, geçmişteki paradigmasının ötesine geçen bir konuya eğilmiş olması. ‘Ça Ira’yı yorumlayan şancılar da dikkate değer. Özelikle özgürlük akıl ve cumhuriyetin sesi olan marie marianne’ı ve marie antoinette’i seslendiren Ying Huang’ın billur sesi pek takdir toplamış.
Eğer Pink Floyd ve Roger Waters dinliyorsanız, ‘Ça Ira’yı da dinlemenizi önereceğim. Eğer klasik müzik dinleyicisiyseniz de aynı şeyi tavsiye edeceğim; ‘Ça Ira’ denenmeyi hak eden bir “deneme” en azından. Bütün bunlarla hiç işiniz olmazsa bile ‘Ça Ira’, hazır Paris hareketliyken ilgiyi hak ediyor bence. Hem belki bu değilse bile bundan sonraki, olur!
Okeania`nın notu; Yazı özlediğimiz Pink Floyd ve Roger Waters albümleri hakkında olması dolayısıyla heyecan verici olduğu için siteye koymakta mahsur görmedim. Yazara ulaşabilirsem de iznini isteyeceğim. Ancak yazıdaki bir kaç önemli hatayı da burada düzeltmek lazım herhalde.
Roger Waters`in The Wall`ı Syd Barrett ile birlikte yapması diye birşey söz

konusu olamaz. Normal bir Pink Floyd dinleyicisinin de bildiği gibi Roger Waters, sadece The Wall filmindeki Pink karakterinde Syd Barrett`den esinlenmiş, bazı sahneleri Syd ile yaşadığı için senaryoya ilave etmişti. Syd Barrett, 1968 de şizofren oldu ve Pink Floyd`dan uzaklaştırıldı ve bir daha hiç grupla alakası olmadı. Sadece Can Dündar`ın yazısında yer aldığı şekliyle yıllar sonra 1975 de ortaya çıkıp kayboldu.
Yazarın belirttiği “We don’t want to be another brick in the wall” dizesi albümde yoktur onun yerine “All in all you`re just another brick in the wall” şeklinde yer almaktadır.
Waters`in Umut ile ilgili yaklaşımı ise Ça Ira`dan öncesine dayanır. The Wall sonrası The Final Cut albümünün sonunda “Two Suns In The Sunset, The Pros and Cons of Hitchhiking`in sonundaki “Every Strangers Eyes ve Radio KAOS albümünün sonundaki “The Tide Is Turning” hep umutlu olduğunu gösteren sözler söyler. Nitekim Berlin duvarının yıkılışı konserinde, bu parçayı en sonda söyler.
Yazıyı bana ulaştıran Hakan Eşme`ye teşekkürler.