Roger Waters – Is This The Life We Really Want Albüm İncelemesi

25 yıldır hasretle beklediğim Roger Waters albümü 2 Haziran’da piyasaya çıkıyor. Parasını ödeyerek online aldığım halde çıkış tarihini bekleyemeden internetten bulduğum linkten indirip dinleyeceğim. Paylaşım sitelerinden indirdiğim için yavaş inişi sırasında bile çok sabırsızlanıyorum, süre bitmek bilmiyor. Bakalım bu heyecanımın ne kadarına değecek. Şu ana kadar okuduğum yabancı yorumlar önceki solo albümlerine oranla beklentinin altında olduğu yolundaydı, şimdi göreceğiz.

Ve albüm indi dinlemeye başlıyoruz, ilk parça başlayan Amerika konserlerinde de dinlediğimiz When We Were Young adlı Roger’ın çeşitli konuşma loopları, Time’ı andırır saat sesleri ve ritmik vuruş kolajından oluşuyor. Bununla daha önce yayınlanan Deja Vu parçasına geçiyoruz. İlk kez Türkiye’ye geldiğinde bu parçanın sözlerini basına ‘If I Had Been God’ adıyla paylaşmıştı. The Final Cut’dan Gunners Dream’ı andıran tarzıyla single olarak yayınlanışından sonra benim albümle ilgili beklentilerimi aşağıya çekmeme neden olmuştu. Yine de Waters’ın yumuşak akustik şarkıları arasında kendine yer edinebilecek seviyede bir parça.

Devamında yine daha önce video klibiyle yayınlanan The Last Refugee, albümün çok düşük bir tempoda başlamasına neden oluyor. Diğerinden farklı olarak bu parça dinlendikçe kendini biraz daha sevdiriyor kanaatindeyim. Ayrıca anlattığı drama yakışan ağırlığı hoşuma gitse de albümün daha başından bu derece düşük temposu ile ancak Waters’ın ve ömürlerini onunla yaşayanların yaşına uygun düştüğünü söyleyebiliriz.

Waters yılların alışkanlığını bırakıp bu şarkıyı gayet ilginç bir şekilde ilk kez bir sonraki Picture That’e bağlamamış. Parçayı konserde dinleyip albümde daha iyisini bulacağımı hayal etmiştim. Beklediğimi tam olarak bulamasam da ilk üç parçanın düşük havasını kaldıran bir Not Now John. Prodüktör Waters’dan nasıl alışılmadık bir Waters yaratabilirim çabalarıyla aslında çok şey vaad eden şarkıdan gitarsız, etkileyicilikten uzak zayıf bir parça yaratmış. Öyle ki gayet Rick Wright sololarını hatırlatabilecek bölümleri tamamen etkisiz klavyelerle geçiştirmiş. Bütün bunlara karşı yine de şu ana kadar albümün en güçlü, en Floyd tarzı prog parçası olduğunu düşünüyorum. Godrich’in progresif rock müziğinin yeni dönem katili olduğunu bile düşündürdü. Bu kadar güzel bir malzemenin harcanması üzücü.

Bir sonraki parça Broken Bones. Mark Knopfler’ın aynı adlı mükemmel parçası kafamda dönerken yine oda orkestralı Final Cut havalarına, ikinci dünya savaşlarına dönüyoruz. Deja Vu’nun melodisini kullanan parça yükseliş düşüşleriyle bir ara Moody Blues çağrışımı yapıyor. Bana projenin başlangıçta radyo oyunu olarak yazıldığını en çok hissettiren parça bu oldu. Devam eden parça Is This The Life We Really Want’ın girişi de bu yargımı doğrular nitelikte. Waters’dan nasıl Radiohead yaratırım diye çabalayan Godrich’in ne kadar yanlış bir tercih olduğu bir kez daha yüzümüze vuruyor. Bir senfonik rock efsanesinden post rock alternatifçi yaratmanın saçma uğraşına ilaveten Waters da bize beklediğimiz yaratıcılığını göstermiş gibi durmuyor. Ça Ira’dan mı anlamalıydık gelenin ne olduğunu? Parça bittiğinde tekrar dinleme düğmesine basar mıyım? Güzel geçişleerden uzak vuruculuğu olmayan defalarca tekrarlayan politik protestoları dinlemek ister miyim? Sanmıyorum. Leaving Beirut havasındaki parçayı bitsin diye bekliyorum. Hala geri kalanlardan hala umutluyum. Tabi ki Waters’ın sözlerine oturup kafa yormanın zevki ayrıdır onu da belirteyim. Şu an eleştirdiğim sadece müzikal yanları.

Bird In A Gale’ın tarzını beğendim. Gayet Waters/Floyd ve hatta When The Wind Blows’dan The Attack ritminde bir parça. Albümün şu ana kadar beni en etkileyen en progresif bulduğum parçası oldu. Gayet sert, gitar ve klavye katmanlı bir çalışma olmuş. Biraz abartmaya kalksam The Wall’da bile kendine yer bulabilirmiş diyecektim ama o kadar değil tabi. Tüm arka plan efektleri, loopları ile Godrich, ‘Artık biraz Floyd çağrışımı yapayım, olsun o kadar’ demiş. Şu ana kadarki en favori parçam kesinlikle Bird In A Gale. Hatta birden bire kendinizi Dogs’un ortasında buluyorsunuz. Floyd olsun da isterse aynısı olsun.

Yine bağlantısız bir geçişle başlayan piyano eşliğindeki The Most Beautiful Girl zayıf melodi yapısıyla beni sardı diyemem. Yazıyı buraya kadar okuyanların fark ettikleri üzere müzikte melodi her zaman aradığım bir şey. Eğer yoksa yerinde çok etkileyici sesler efektler veya vurgular olmalı. Waters ve Floyd müziğinde de bunlar her zaman bir şekilde olmuştur. Bu parçada ise yazdığı sözler o an nereye gittiyse o akoru basmış gibi duruyor. Bunu sevdiğimi söyleyemem. Bitmesini bekledim.

Ardından gelen Smell The Roses’ı Waters sanırım hayranlar için ‘alın işte hep böyle şeyler beklediğinizi biliyorum’ diye ilk olarak yayınlamıştı. Gerçekten de Have A Cigar tarzı bu parçayı sevmedim desem yalan olur. Ortasındaki beklenmedik absürd Radiohead tipi kesintiye rağmen daha önce de defalarca dinledim. Albümün en güçlü parçalarından olduğunu düşünüyorum.

Wait For Her, Filistinli şair Mahmut Derviş’in bir şiirinden oluşturulmuş yine Deja Vu melodileri etrafında dolanan bir şarkı. Floydish gitar akor geçişlerine Godrich’in Radiohead atmosferi eklenmiş bir tür Two Suns In The Sunset havası. Dinledikçe sevilebilecek bir şarkı.

Geri kalanlarda nasıl bir tek düze hava varsa albüm bitmiş sonraki Oceans Apart ve Part of Me Died parçalarını atlamışım albüm bitmiş. İkinci dinleyişte Oceans Apart‘ın Deja Vu melodisine devam ettiğini fark ediyorum. Bir özelliği yok, hatta adı Deja Vu Part 2 olabilirmiş.

Part of Me Died basit bir piyano melodisine dayanan Deja Vu‘dan pek farkı olmayan bir çalışma. Pigs On The Wing‘i bile sevdiren bir adamın yıllar sonra yine bu kadar basit melodiler üstünde durmasını garipsemiyorum diyemem. Akor geçişleri Wait For Her‘den alınma. O zaman neden 3 ayrı parça olarak konmuş bilinmez.

Toparlamak gerekirse üstünde belli bir emek harcanmış, Godrich’in kendi tarzını aşırı derecede yansıttığı, Waters’ın ise insanlarla daha uyumlu olabilmek için kendinden daha çok vererek sessiz kalmaya çalıştığı bir albüm olmuş. Şahsen Waters’ın bu kadar ‘bırakınız yapsınlarcı’ olmamasını dilerdim. Bird In A Gale, Smell The Roses, Picture That ve The Last Refugee beğendiklerim, Is This The…, The Most Beautiful Girl, Broken Bones ise beğenmediğim şarkılar oldular. Tabi ister istemez bir kaç kez dönecek plağın fikrimde yapacağı değişikler için hakkımı saklı tutuyorum. Hatta uyarayım ilk kez The Final Cut‘ı dinlediğimde de aynı şeyleri söylemiş olabilirim. Beklediğim 25 yıla değmiş mi derseniz bunu söylemek için henüz erken ancak daha iyisini hayal ettim sanırım. Puan vermek gerekirse 10 üstünden 6.

pftn hakkında

PinkFloydTurk.Net admini, Floyd fanı, müziksever, eski ses mühendisi.

31 Mayıs 2017 tarihinde Haberler, Roger Waters Albümleri içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: