Pink Floyd Albümüne Atatürk’ün Etkisi

(Bir başka sabahın köründe yazılmış gereğinden uzun Pink Floyd/David Gilmour radyo söyleşisi ve düşündürdükleri yazısı)

Güzel başlık değil mi? Gazetecilerin yazının okunması için attıkları çarpıcı başlıklardan olsun istedim. Esasında onların attıklarıyla kıyaslayınca benimki Pamuk Prenses kıvamında kalıyor bence çünkü gerçekten de nihayetinde böyle bir etki mevcut. En azından ben böyle bir etkinin olduğunu yeni fark ettim. Şöyle ki deyip konuya girelim.

David Gilmour’un bir söyleşisi geçtiğimiz 25 Kasım günü World Cafe isimli radyo kanalında yer aldı. Bu vesileyle fark ettim ki, Gilmour ve Mason kendileri için birlikte ayarlanan bir, iki video çekimi dışında hiç bir TV kanalına röportaj vermiyorlar. Buna karşın seçtikleri pek çok radyo kanalına çıkıp konuşmaktan sıkılıyor gibi de durmuyorlar. Görüntü daha çok yayılabilen bir şey olduğu için aslında bir yerde ‘Keep Talking’.

Söz konusu radyo kanalında ona deli gibi hayran bir kadın spikerle yaklaşık yarım saatlik bir söyleşi yapan Gilmour, Anısına şarkısını aslında The Division Bell’den çok daha önce bestelediğini ve parçadaki piyanoyu da kendisinin çaldığını söyledi. Hymm – Ağıt olarak adlandırdıkları parçayı belli ki The Division Bell konseptine oturtamadıkları için albüme koymamışlar. Şarkıya son adını koyarken Türkçe sözlüğe baktığını biliyorduk ki yayında da telaffuz olarak olmasa da hatırasına anlamına geldiğini söyleyerek sözcüğü açıkladı. Parçada çalan İsrailli müzisyen Gilad Atzman’ın saksafon ve klarineti ile bıraktığı doğu ezgileri nedeniyle yine doğulu bir isim vermeyi düşündüğü anlaşılan Gilmour dil olarak Türkçe’yi seçmişti. Peki bunun temel nedeni neydi sorusuna yayında bir cevap verir beklentisiyle dinledim. Amerikalı radyo DJ’inin aklına böyle bir soru gelmeyeceği için Gilmour’un kendiliğinden böyle bir detayı veremesini bekledim ki bugüne kadar bu sebebi ‘for some reason – bir sebepten’ diyerek geçiştirmişti. İşte benim gibi bazen deli detaycılığı tutan biri için üstelik de konu Türklük, Türkçe ve Pink Floyd gibi yer yüzünde bağdaşmaz iki konu ise merak daha da artmıştı. Polly Samson kendisine atılan tweetleri adam yerine koyup cevaplasaydı belki bu detay çoktan ortaya çıkacaktı. Neticede Gilmour yine bu konuyu herhangi bir açıklama yapmadan geçti. Açıklamayı ampulü yanan (bu artık kötü bir teşbih) beynim verdi, ‘Düşün’ dedi ‘düşün seni aptal! Orta doğu’da latin alfabesi kullanan başka ülke, millet, dil var mı?’

İşte şimdi sizlere albümün subliminal mesajını da ilk kez burada açıklıyorum: Plak 10 Kasım’da çıkıyor ve Orta Doğu alfabesi değil Latin alfabesi kullanılan bir lisan’dan ‘Anısına’ isimli bir şarkı yer alıyor ve siz hala konseptin Rick Wright olduğuna inanıyorsanız ben size artık ne diyim? Şey diyim siz Floyd dinleyen ancak bilinç altında AKP olan birisiniz.

Albüm kapağında rahmetli Atatürk’ün kürek çektiği tarz bir kayığın bulunması, hatırasına saygıdan dolayı plağın siyah renk basılması konularına girmiyorum bile.

Gelelim Pink Floyd ile ilgili bir kaç küçük noktaya daha. Saydım toplam 11 tane. David Gilmour’a, Stephan Hawking’in seslerinin bu albümde de kullanılmasını fikrini veren kişi eşi Polly Samson olmuş. Ona ‘Git Hawking’in eski ses kayıtlardan kullanmadıklarınız varsa onları da kullan madem’ demiş. Gilmour da Samson’u 22 yıldır Floyd makinesinin bir parçası olarak tanımlıyor. Bu durumda şöyle bir durumla karşılaşıyoruz; Gerek The Division Bell albüm konseptindeki iletişim problemi nedeniyle gerekse The Endless River Louder Than Words’de anlatılan grup içindeki iletişim problemlerine ait sözleri dışarıdan bir gözlemci olarak grupla 22 yıldır temas halinde bulunan Polly Samson’un tespitleri Roger Waters dönemini kapsamamaktadır. Dolayısıyla herkesin bildiği haliyle grup içindeki iletişim sorunları sadece Roger Waters ile alakalı da değildir. Kısacası Pink Floyd sorunlu bir gruptur. Genç gruplara bir fikir verir mi bilmem ama aranızdaki muhabbeti belli oranda azaltmanızda belki de fayda var. Zaten ne demiş atalarımız, ‘çok muhabbet tez ayrılık getirir’. Floyd’un durumu ile kıyaslarsak onca iletişim sorunuyla yaptığınız 10 – 20 yıllık üretimden sonra banka hesabınızda 150K pound varsa, olsun varsın iletişimsizlik ayrılık getirsin. Gilmour Stephan Hawking ile tanışmadığını söyledi ancak Hawking, Earls Court konserlerine gelmiş ve memnun kaldığını açıklamış. Stephan Hawking’in konserine gittiği kaç sanatçı vardır acaba?

Söyleşide spiker Roger Waters’ın yeni albümde yer alıp almadığını soran hayranlara verdiği ‘Bu uzay bilimi değil kavrayın artık grupta ben yokum’ deyişi ile ilgili soruya şu yanıtı veriyor: ‘En azından bazı konularda hem fikir olduğumuza seviniyorum.’

Spiker, sesinin hala harika olduğu övgüsüne ‘Sesini gençleştirici haplar alıyorum’ diyor şakacı şişko.

Albümün turnesini yapmayacağını ancak solo albümü için bir turneye çıkacağını ve o turnede belki albümden Louder Than Words’ü çalabileceğini söylüyor. Nekkadar sevdi bu parçayı bu adam yaa.

Büyük stadyumlarda çalmaktan hoşlanmadığını tekrar edip küçük salonlarda çalmayı sevdiğini söylüyor.
Spiker sen ne kadar büyük bir ilahsın yarabbim nasıl bu kadar sakin durabiliyorsun diye sordu, cevap: ‘Atlayıp zıplıyorum’ diye geldiğinde kadının gülüşü çok komik.

Albümün kaydı sırasında sık sık karşılaştığı Rick’in kayıtlarının onu duygulandırıp üzüp üzmediği ile ilgili soruya bir süre düşündükten sonra, ‘Evet ama stüdyoda uzun süren çalışmanın içine girince artık bunu pek düşünmüyorsunuz’ diyor. Seni DUYGUSUZ, RUHSUZ İNGİLİZ!

Gitar soundunun nasıl çıktığını soran spikere ‘Parmaklar kızım parmaklar’ diyor. Böyle deseydi olay tabi başka yere giderdi, tam olarak böyle demiyor. Ancak herkesin parmak baskılarının şahsına münhasır yıllar içinde oluştuğunu söylüyor. Herkesin zamanlaması, kendini ifadesi, mikroskopik baskılar vibratoların farkından oluştuğunu, anlatmanın zor olduğunu, gitar tarzından ötürü tanınmaktan mutlu olduğunu anlatıyor.

Roger Waters’ın yaşadıklarıyla kendisinin yaşadıkları sorulduğunda onun babası öldü benim babam ölmedi şeklinde verdiği saçma sapan yanıtın düşündürdüğü şey ise: Ya senin de baban öleydi yaw..k oldu. Gerçekten de böyle bir durumda nasıl bir Pink Floyd dinlerdik? Tahminim dünyaya çok zarar verirlerdi.

Detaylarını fazla bilmediğim bir olay ise Syd Barrett 1965 yılında arkadaşlarıyla Güney Fransa’ya gittiğinde, otostop yaparak Cambridge’den Fransa’ya gidip ona katıldığını anlatıyor. ‘Saint Tropez yakınlarındaki bir kamp alanında kaldık. İkimiz de parasızdık. Gidip limanda sokak çalgıcılığı yapmaya karar verdik. Bir kaç parça çalarak bir kaç kuruş kazandık. Polis gelip bizi yakaladı çünkü bunun için izin belgesi gerekiyormuş. Bilmiyordum. Bizi bir süre hapiste tuttular sonra serbest bıraktılar. Daha sonra Nice’de de bir kaç kere yaptık ama herhangi bir para kazandığımızı hatırlamıyorum’ dedi. Cep telefonuyla ikisini sokakta gitar çalarken çektiğini düşünsene? Olmuyor mu?

 

Röportajı dinlemek için tıkayın!

http://www.npr.org/blogs/world-cafe/2014/11/26/366635478/david-gilmour-on-world-cafe

pftn hakkında

PinkFloydTurk.Net admini, Floyd fanı, müziksever, eski ses mühendisi.

27 Kasım 2014 tarihinde Blog içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: