Duvar Sahiden Yıkılmış mı? – Okuması Uzun ve Sıkıcı Bir Roger Waters Konser Yazısı

Çocukluğumdan beri The Wall’u dinlediğim halde hem anlatılanı hem de içinde geçen göndermeleri, bilinmeyenleri, anlaşılmayanı merak eder dururudum. Anladığım kadarıyla belli bir miktar entellektüel düzeye ulaşmadan içindeki detayları da kavrayabilmek mümkün olmayacaktı.

2000li yılların ortasında TheWallAnalysis.com sitesini keşfettim. Tümü yaklaşık 200 sayfalık bir kitaba denk gelecek son derece detaylı hem albümü hem de filmi incelikle analiz eden bir siteydi. Hem kendim anlamak hem de PinkFloydTürk’de yayınlamak için tercüme etmeye başlamamla son 7-8 yıllık kimi dönem tembel, kimi dönem heyecanlı hayatımın içine giren “The Wall – Roger Waters karakteri” dönemi başlamış oldu. İngilizcesinin paragraf uzunluğundaki cümleleriyle kapasitemden kat kat ağır oluşu bir yana kimi zaman tembellik ve sıkılma neticesinde uzaklaştığım dönemlere rağmen kopmadım ondan. Çünkü her incelemede fark ettiğim yeni detaylar ve yeni bilgiler her gün gözümde büyüttü yapımı.

Derken 2010 yılında The Wall turnesi başladı. Tembelliğe zaman zaman ara verip yeniden başladım. 2011 yılında Moskova’da izleme şansı bulduğumuzda sahneye yakın diye aldığımız biletler devasa stad gibi salonda sahnenin enine yerleştirilmesiyle uzaktan izlemek zorunda kalmıştık.

2012 Kasım sonunda The Wall İstanbul turnesinin açıklanması benim için tam anlamıyla tarifsiz bir süpriz, şok, hayret verici bir olaydı. Belki de konser benim için o zaman başlamıştı. Bu kez tercümeye daha ağırlık verip daha çok zaman ayırmaya başladım. Organizasyon ile iletişim halinde olmak, acil sorularını sorup yanıtlar alabilmek hem rahatlatıyor hem de yeni soruların oluşmasına neden oluyordu. Neden İTÜ, neden pahallı, neden o, neden bu soruları arasında zaman eriyip gitti. Gerçi The Wall heyecanını paylaşmak için toplanıyoruz dendiğinde bugün staddan hayran ayrılan onbinlerden eser olmuyordu ama yine de demokrasisini daha sokak çatışmalarıyla oturtmaya çalışan Türkiye gibi bir ülke için bunu normal karşılıyorduk.

Mayıs ayında duvarın tepesinde belirecek Dave Kilminster Kadıköy’de bir barda çalmaya geldiğinde bunu bilerek oraya giden 5 yada 10 kişiydik. Maksadımız hem bu çok başarılı müzisyeni dinlemek hem de Roger Waters geldiğinde kalacakları oteli bize söylemesi için ikna edip emailini vs almaktı. Plan yürüdü kendisiyle çok sıcak sohbet ettik email adresini ve oteli söyleyeceğine dair sözü aldık. Ancak sonra kendisinden haber alamadık. Kızları eklediği face’ine beni eklemedi, Fırat’ın maillerine cevap vermedi. Biz de gruptan bir kız arkadaşımızı ekletip onunla az da olsa yazışma şansı bulduk. Facebook sayfasında 31 Temmuz 2013 günü verecekleri Yunanistan konserinin hemen arkasından İstanbul’a geleceklerine dair mesaj attı. Her ne kadar arkadaşımıza oteli öğrenince söyleyeceğini söylese de bu hiç olmadı.

Öncelikle şunu belirteyim konserden yaklaşık 1- 2 ay önce blogger olmam hasebiyle Waters ile buluşturulabileceğimi biliyordum ancak elbette ki kesin değildi. Ertesi akşam Fırat (nam-ı diğer Gilmour Fırat) beni arayıp “abi ne yapıcaz?” diye sordu ve organizatör şirketlere ” sanatçılarını fan’lardan koruma yöntemi yaratma” konusunda ders olacak (hoş zaten bildiklerine emin olduğum) gelişmeler başladı. Konuşurken fark ettik ki İstanbulda Roger Waters’ın kalacağı konfordaki otel sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Çırağan, Sheraton, Les Ottomans ve Four Seasons. Dedik ki “grup üyelerinden birine paketimiz var, giriş yaptığını teyid eder misiniz” diye soralım. Bu tabi ki Fırat’ın fikriydi benim böyle üçkağıtçı bir tarafım yoktur 🙂

Ve başladım aramaya.. Bildiğim üç oteli arayıp onlara Graham Board’a paketimiz olduğunu söyledim. Böyle kimse olmadığını öğrenince bu kez Dave Kilminster’ı sordum emin olmak için. Neticede orada çıkmadılar. (Bu arada Les Ottomans otelini aradığımda otele o gün kimsenin gelmediğini öğrenince kendimi çok cahil hissettim, çünkü öğrendiğim kadarıyla otelin sadece 6 odası varmış). Fırat’ı arayıp ben bulamadım sen de Four Season’u dene dedim çünkü Sultanahmetten başka Beşiktaş’da da varmış.

Biraz sonra Fırat aradı: “Abi ne yapıyoruz?”
Meğer otel Kilminster’ın orada kaldığını onaylamış. Bence promoterlar otel yönetimlerini bu konuda uyarsalar dahi gerçek fan’lar yine de bir şekilde bu bilgiye er geç ulaşır. Bunun üzerine fikir eşinden geldi “gidip barına oturun.” 90larda Ian Anderson da ne kadar yorgun olursa olsun onu hep otelin barında yakalamışızdır. Bunun üzerine ben boğazın öte yakasına geçene kadar otele gidip terasa oturan Fırattan telefon geldi “oğlum adam karşımda oturuyor.” Kadıköy’e varınca Beşiktaş iskelesinin kapandığını görmek yüzlerce küfürüme neden oldu. Ben gidene kadar Waters tuvalet için kalkıp Fırat’ın yanından geçmiş bu sırada ayağa kalkmaya yeltenen Fırat’a da hemen fark edip “There will be No” demiş. Kadıköyden karşıya geçmek için Üsküdar’a motorlara giderken bana bunu mesaj attığında pek anlam veremedim ama zaten umurumda da değildi. Onu karşı masada da olsa görmek bana yetecekti.

Heyecanla Beşiktaş’a vardıktan sonra otelin sınırından içeri girip kapıdaki Bentley’leri görünce “milyonları olduğu halde etrafı yürüyerek gezmek isteyen kalantor” edasına bürünmem gerekti. Neyse işe yaramış olmalı ki en azından bir kaç yüzbin doları var gibisinden açtılar. Teras kapısını açarken karşıdan gelen, kariyerinde Hall & Oates, Bob Dylan ve Saturday Night Live orkestrası gitaristliği bulunan G.E.Smith’e kapıyı açarak ilk şoku yaşadım. Bana teşekkür etti. Büyük adammış 🙂 Masaya ulaştığımda sevgilisi ile oturduğu halde karşı masadaki kızı kesmeye çalışır gibi oturan Fırat’ı gördüm. Etraf Snowy White, vokalistler ve tüm prodüksiyon ekibi ile doluydu. Büyük bir sürünün ortasında kalmış dalgıç ekibi gibiydik, tek farkımız etrafa savurduğumuz sinsi bakışlardı. Waters’ı görmemi bir kadın engelliyordu ama sonra o kadının karısı olduğunu fark ettim. Kaçak çekilen bir kaç pozu Facebook’da paylaşmanın dışında boğazı çekiyor ayaklarıyla Waters’ı çekmeye çalıştım. Lanet olası Apple’a küfür ettim, iPhone 5 gece çekimleri hala kötüydü.

Derken o maküs an geldi: deha kalktı ve yanıma geldi. Aslında hiç niyetim yoktu ama Fırat belki bu sefer farklı davranır diye bana gaz verince ayağa kalkmamla tepki geldi: No,no,no. Belki ben tanrının yarattığı en önemli varlıktım ama onun için önemi yoktu. Demek ki daha yukarıdaydı. Bu iyi.

Geriye kalan saatlerde Ozan’da geldi ve ekipten herhangi birine gitsek mi diye düşünüp vazgeçtik. Hepimiz mıhlanmış gibi gizli gizli Waters’ı izliyorduk. Güzelim Snowy White tek başına kalkıp odasına giderken bir biz de kalkıp peşinden gitsek mi diye anlık bir brainstorming yaşandı, cevap negatifti. Oysa şu an pişmanım. Animals turnesinde bile yer almış bir efsaneydi bana göre. Yıllar bizi de ukala yaptı galiba. İçilen dört içkiye Waters’ı da dahil ettikleri için 143 TL hesap geldi.

2 Ağustos Cuma günü stadın oraya gitmek istedik. Sezai abi de arayıp gelebileceğini söyleyince en azından araç sorununu halletmiş olduk. Beşiktaş’da TOMA’lar ve aynasızlar arasından geçerken tahmin edilebilecek tüm nefreti kusup heykelden caddeye çıkarken uzun saçlarıyla hızla önümüzden geçen Dave Kilminster’ı gördüm. Kendisine kibarca hani sen bize oteli söyleyecektin, hani hani tarzı sorarken cevap çok beklediğim şekilde geldi; “Ohhh ammmmmmmmmm ammmmmmmmm…” (Sahtekar seniiiiii)

Her ne kadar Waters ile buluşacağım bilgisi geldiyse de o gün organizasyonu yapan GNL’in Twitter üzerinden soracağı soruya cevap vermem istendi. Soruyu bilen iki kişiyi Waters ile buluşturacaklardı. Bir önceki gün BKM’nin yaptığı çekilişde kazanamayınca bu kez 60 – 70 tweet atma hırsı geldi. Bu arada Fırat beni arıyordu ve ben telefonu bir kaç kez yüzüne kapadım. Meğer yarışma bitti demek için arıyormuş. 🙂

Sezai abi ile buluştuğumuz sırada Gökhan İTÜ’de bizi gezdirebileceğini söyledi oraya vardığımızda fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söyeyen bir görevliye rağmen bir kaç kare kurulum fotoğrafı çektim ve Ercan’da bize katılıp teknik bilgiler paylaşınca fevkaladenin fevkinde bir gezi olmuş oldu. Ve derken dönüşte o müthiş telefon Bülent Burgaç’dan geldi: Yarışmada doğru cevap veren kişi gelemeyeceği için ben seçilmiştim görüşmek için. Bana BKM’den bir telefon geleceğini görüşmenin yeri ve zamanını bildireceklerini söyledi. Ardından hemen BKM’den arandım. Waters Meet and Grece denen o hayran buluşmasını konserin ortasındaki araya almış, uzamasını ve kısa kesmek için de bahane olmasını düşünmüş olmalıydı. Ve o andan itibaren ömrünün çoğunu idolü (yalan değil pek çok tarzımı, tavrımı onun soğuk İngiliz yapısından almıştım) olarak geçirdiğirdiği kişiyle buluşan hayranın neler diyebileceği ve neler demesi gerektiğini düşünmeye başladım.

İlk aklıma gelen “sen bensin” tarzı Echoes göndermesiydi. “Kendimi sana adadım” falan çok arabeskti. Aslında şu an düşünüyorum sonuç başarısız da olsa bu konuda halka gidebilirmişim, daha iyi öneriler gelirdi kesin. Bu düşünce daha kafamda devam edecekti.

3 Ağustos öğlen saatlerinde konser için İzmir’den gelen üyelerimizle buluştuk. Ancak bu sırada bizim aktif Fırat telefon edip kendisi ve kardeşinin yerlerinde duramayıp bizden önce stada gidip etrafta gezindiklerini, sahneye girdiklerini söyledi. Biri gelip siz kimsiniz deyince onlar da arkadaşlarla geldik demişler ve kollarına birer görevli bantı takılmış. Bu sefer rahat rahat sahnenin her yerine girip çıkıp bizlere nispet fotoğrafları gönderdiler. Güvenlik çok sıkıydı 🙂 Meanwhile bir kaç saat Kadıköy’de geçirdikten sonra gruptan ayrılıp Unlimited bilet sahipleriyle buluşmak üzere Beşiktaş’a geçmek için vapura bindim. Kader bazen ağlarını örerken dalga da geçebiliyor. Aylar önceki bilet kuyruğunda 000001 numaralı biletimi alırken Unlimited bilet alamadığı için bana bağıran ve bu yüzden konuşmadığım Bora Çetin’le tesadüfen yanyana oturdum. Birlikte İTÜ’ye hareket ettik. Bize yapılacak bilete dahil turdan önce sahneyi bir kez daha görmek istedik. Fıratla konuşup sahneye tırsa tırsa yaklaşırken sahneden bu iki sap ellerini kollarını sallaya sallaya yanımıza geldiler. Onca güvenliğe bu adamlar nası güven verebildi anlamış değilim. Neyse ki Waters oralarda yoktu yoksa sinir bozucu işler yapıp bize anlatabilirlerdi. Daha sonra yanımızdan ayrılıp yine sahneden yükselen sisin içinde gözden kayboldular.

Yapılmakta olan duvarın etrafından dolaşarak gidelim dememiz yolu bilmediğimiz için kaybolup Ağustos güneşinde erimemize neden oldu. Uzun bir yürüyüşten sonra İTÜ AVM’sine vardık. Bir kaç arkadaşın daha katılımıyla bilete dahil olan sahne kurulumu gezisine katılmak için beleş tepe denilen yerde yaklaşık 50 kişi olarak toplandık. Adımıza bastırılan geçiş kartlarımız dağıtılırken, sahnenin karşıdan görünen halini çekmemiz istenmedi ama yine de çok sıkı davranmadıklarından bir kaç kare çekebildik. Tur boyu fotoğraf çekmememiz için uyarıldık ancak onun yerine profesyonel fotoğrafçı ayarlanmıştı. Diğer gelenleri de bekledikten sonra sahnenin seyirciye göre solundan aşağı indik. Roger’in ekibinden birine, bizden prodüksiyon müdürü eşlik ederek tercüme ve ek bilgier vererek bize etrafı gezdirip ses düzeni, çimlerin üzerine kaplanan plastik gibi konularda teknik detay bilgiler verdiler. Eminim hepimiz bilgilerin Waters ile ilgili olmasını tercih ederdik. Daha sonra sahne arkasında tuğlalar ve kısa bir sahne geçişinden sonra güzel bir poster önünde fotoğraf çekimleri yapıdı. O fotoğrafları henüz alabilmiş değiliz ama oldukça çok sayıda çekildik.

Konser için nasıl toplanılacak sorularına karşı hayalimde 3 Ağustos gecesinden itibaren gösterilebilecek yoğun ilgiyle geçecek çadırlı madırlı heyecanlı bir gece canlandı. Ne yazık ki Balıkesir’den gelen iki tatlı arkadaşımız ve bir kaç Bulgar dışında bu hayalde kaldı. Ancak facebook üzerinden bu arkadaşlardan gece boyu zaman zaman bilgiler almayı sürdürdük. Bu yüzden İzmir’den konser için gelen üyelerimizle birlikte öğle saatlerinde yola koyulup Beşiktaş’a geçtik. Hayatımda bu kadar çok üstüste o vapura binmişliğim olmadı. İTÜ’ye vardığımızda yine hayatımda hiç görmediğim kadar ve muhtemelen bir daha hiç göremeyeceğim kadar çok Pink Floyd ve Roger Waters tshirt satanları gördüm. İTÜ AVM’sinde Facebook dostlarıyla buluşarak geçen saatlerden sonra yine Unlimited bilet sahiplerini konser öncesi toplayarak bilete dahil tshirt, küçük anı duvar ve poster dahil olan torbamızı dağıttılar. Ve işte o an hiç beklemediğim birşey oldu. Önceki gün bunun olabileceği söylenmiş, emaillerde bahsedilmiş olmasına rağmen olabileceğinden çok şüpheli olduğum soundcheck’ini uzaktan da olsa izliyordum. Buna öyle çok şaşırdım ki, çünkü bugüne kadar seyircilerin izleyip fotoğrafladığı bir soundcheck’e tanık olmamıştım. Üstelik de bu kontrol ve prensip manyağı Roger Waters idi ve uzakta da olsa kanlı canlı çalıyordu. Hediye paketlerini alan unlimitedciler bunun heyecanını yaşarken, birden kulaklarıma tanımadık akorlar çalındı ve hemen videoya kaydetmeye başladım. Halen çok emin olmamakla beraber Roger’ın orada yeni şarkılarından birini (gizli olarak – parça bir şekilde ortaya çıkmasın diye tam olarak çaldığını düşünmüyorum) çalıyordu. Daha sonra youtube’da PinkFloydTurk.Net kanalında paylaştım. Konu hakkında yorumlar bekliyorum. Ancak organizasyonun benim için süprizeri bitmiyordu. Waters sahnede çalmaya devam ederken toplanıp tepeden aşağı inmeye başladık. Artık yürümüyor büyük bir heyecanla koşmaya başlamıştık. Ve bu konserlerdeki en büyük şokumu yaşadım, Another Brick 2 için eğitilen çocukların provası başladı ve arkada Waters da bu provada yer alıyordu. Tanrım konser başlamadan bu provayı dünyada izleyen ilk seyirci grubu bizdik sanırım. Fotoğraf çekmemiz yasaktı ama arada bir kaç poz çektim ve hemen paylaştım. Bu sırada biri omzuma çarptı, gelen Bülent Burgaç’dı. Ben hayretler içerisinde izlerken Bülent’in yüzünde tam bir “keyifli sırıtma” vardı. O sırada ona diyebildiğim tek şey “olm bu ne? Çakmasını mı kakaladın bize, bu ne?”

Roger’in ekibinden birinin komutlarını Türk ekipten biri tercüme edip çocuklara aktarıyordu. Bir kaç kere tekrar ettikleri provada Roger bir tanesini keserek çocukların daha tempoya uyarak el çırpmalarını istedi. Provayı her baştan alışında hiç üşenmeden sahnenin yukarısındaki yere geçiyor şarkının ilerleyen kısımlarında aşağı inip çocukların alkış ve kol hareketlerine katılıyordu. Üçüncü veya dördüncü provada çocuklar hareketleri yeterince doğru yapınca hepimiz alkışladık. Roger çocuklarla birlikte fotoğraf çektirdi ve onları gönderdi. Önümüzden neşeyle geçerlerken onlara seslendim “ömür boyu hatırlayacaksınız bu anı.”

Prova sona erdikten sonra organizasyon ile katılanlar arasında bir kulis ziyareti tartışması oldu. Zira bileti satarken ve gönderilen emaillerde bizlere kulis’i de ziyaret edebileceğimiz söyleniyordu. Yaklaşık beş on dakika süren bu belirsizlik sırasında dışarıda bekleyen izleyicilerin giriş saati gelmişti. Tartışmada bizim grup haklı bulunmuş olacak ki bu ziyaretin gerçekleşeceği ancak seyircilerin bu yüzden bekletileceği için çabuk olmamız istendi. Ben yine buna da inanamadım çünkü en baştan beri bunun mümkün olmadığına inanıyordum ama zaten mümkün olmayan pek çok şey olmuştu.

Derken bunun olacağını gösteren bir şey oldu; Waters sahneden inip sahnenin sağ tarafından bize doğru geliyor sandık ve ben ufak bir çığlık attım. Ancak güzel bir feyk yedik ve Waters bize değil o bölümdeki “Acil” yazan sağlık bölümüne geçti. Bunun bir sağlık sorununa bağlasak da daha sonra o bölümde yer alan kulise geçtiğini anladık. Ardından bizi “kulis gezisi” diyerek içeri aldılar. Artık emindik Waters da o bölüme gittiğine göre onunla görüşüp imza alabilecektik. Herkes imzalatacaklarını çıkardı ve koridorda müzisyenlere ayrılan odaların önünden geçerek ilerledik. Bu arada kapısı açık bir odada tek başına oturan Waters’ın oğlu Harry’i görsek de o bize ufak geldi ve devam edip büyük hedefe doğru ilerledik. Meğer büyük hedef Waters’ın kapısıymış. Tahminim doğru çıktı, Waters içeride olduğu için kulis gezisi sadece kapısını göstermek olarak neticelendi. Buna sinirlenen, o ana kadar gördükleri yetmemiş, “1.300 TL verdik kardeşim bu ne, şaka gibi” diyen katılımcılar arasında geri dönerken birden bari Harry’e uğrasaydım diyerek geri döndüm ama kapısını kapatmıştı. Aşırı ısrarcı biri olmadığımdan boynu bükük geri döndüm. Bizim yüzümüzden bekletildiği söylenen seyirciler için kapıların açılmasına artık engel kalmamıştı.

Bu sırada BKMde görevli Emel hanıma görüşmenin ne zaman nerde olacağını sordum. Bana son şarkıdan önce sahnenin yanına gelmem gerektiğini söyledi. Konseri anlatmama gerek yok zaten olanı biteni izledik. Ancak üzücü olan başında ve sonunda ilk kez bir Rock konserinde ve üstelik Pink Floyd/Roger Waters konseri gibi kaliteli bir dinleyici grubu arasında ve üstelik bunun için en az 550 TL ödemiş ön gruptaki seyirciler arasında konserin başında ve sonunda iki defa tekme tokat kavga çıkmasıydı.

Kendi kendime Another Brick In The Wall Part 3 gibi yerimden ayrılırım dedim ve yüzlerce kişiden özür dileyerek, biraz Ömür Gediğe sürünerek (konser sonrası yazısını bilebilseydim vurarak geçerdim) kalabalıktan koptum. Derken tuvalet ihtiyacımın geldiğini hissettim. Ve inanılmaz birşey fark ettim ki yıllar önce 1994’de de bu kez Pink Floyd – PULSE’da içeride konser devam ederken tuvalete gitmiş, The Wall filmindeki Stop sahnesine benzer bir durum olmuştu. Yine bir Floyd aktivitesinde bu kez “Goodbye” çalınırken tuvalete gitmiş oldum. İnsana acaip bir özgüven verdiğini düşündüm. Tanrısıyla karşılaşacak birine göre bayağı sakindim aslında. Emel hanım bizi toplayıp kulislerin bulunduğu bölüme götürdü. Bu sırada atılan diktatör sloganlarını meraj eden Waters ekibinden biri sandalyeye çıkarak “ne diyorlar?” diye sordu. Organizasyondaki kız ona “her yer Taksim her yer direniş” diyorlar…. boşverin buralar gereksiz. Sadece o sırada başlayan oriental new age tarzı ağıt müziğini merak edip bizi gezdiren Amerikalı eleman’a sordum; ” Bu müzikleri Waters mı seçti?” Cevap beni şaşırttı; “Hayır ilk defa duyuyorum, sanırım sesçi bunu çalıyor, Türk müziği olmalı” dedi. Kendisine bununTürk müziği olmadığını söyleyince biraz şaşırdı, “o zaman ortadoğu müziğidir.”

Derken bizi içeri aldılar ve tek tek fotoğraf çekilmeyeceğini, onun yerine başından beri fotoğraflarımızı çeken Can’ın çekeceğini, imza dahi vermeyeceğini söylediler. U şeklinde dizilip, Can’a İngilizce bilip bilmediğini sordular ve bir kaç şey söylediler.Yüzü gözü olmayan kıyma makinesinden çıkmış öğrenciler gibi onu beklemeye başladık. Ben her zaman olduğu gibi yine geride kaldım ama ufak isyanımla öne geçmeyi başardım. Orası tam Waters’ın yanı olacaktı. Arkamızdaki çocuk dünyanın en mütevazi isteklerinden birini sormak zorunda hissetti: Yaptığım resmi fotoğrafta gösterebilir miyim? Resime baktık, oldukça vasat bir çalışmaydı ama en azından emekti tabi. Menejer tabi tutabilirsin ama imza yok dedi. On yıllık emeğimle hazırladığım siteyi on göstermek için ben de iPad mi alsaydım yanıma diye sorup duracağım bundan böyle kendime ama orada değer görmek için illa Tanrıya hediye sunulacak kabileye benzerdik. Neyse ki bekleyiş uzun sürmedi: Tanrımız bizleri şereflendirdi. Doğruca yanıma gelip durdu ama pozisyonum Comfortably Numb çalarken duvarın tepesindekilere bakan Waters’dan çok da farklı değildi. 1.80 midir nedir, aşağıdan ona ezik bir Pink edasıyla bakıp sadece şunu diyebildim: “You are my father.” Günlerce düşünüp, sıkıştırıp en kısa haline getirebildiğim tek söz buydu. Gerçekten de yetişmemde babama yakın bir rol oynamıştır. Aslında buna babam da bir şekilde izin vermiştir çünkü 1950lerde bir kaç kez gittiği İngiltereyle ilgili disiplin, nezaket, prensip gibi konularda onlara ait pek çok övgü dolu tanımlama dinlemiştim. Waters birazda bunları simgeliyordu. Türklere çok uzak pek çok kavram, ete kemiğe bürünmüş yanımda duruyordu. Ömrüm boyunca Pink Floyd’a ait bildiğim pek çok bilgi günlük hayatta normal olanla aramızdaki mesafeye ait kıyaslama işine, doğruya ne kadar uzak olduğumuzu gösteren bir mesafe aracı gibiydi.

Benim esasen içi pek dolu sözüm onun devasa boy duvarında eriyip gitti. Bu kez bari sevimli gözüküp şakayla karışık fiziksel temas şansımı deneyeyim dedim;
– Can I touch you? deyip elimi omzuna atmaya yeltendim ki pozisyonum üst raftaki kitabı almaya çalışan ufaklık gibi duruyordu.
Tanrıdan, sadece Roger Waters’ın diyebileceği bir cevap geldi;
– Makinaya bak aptal gözüküyorsun (you look silly…)
Bunun üzerine çekilen 5 kareden bana gönderilen tek karede gözüm hala onda kalmış, görünüyor. Keyif, onur, şaşkınlık, hayranlık, hayal kırıklığı karışınca benim yüzümde demek ki öyle bir ifade oluşuyormuş. Bundan çok duygunun karıştığı bir fotoğrafım da yoktur sanırım.

Son denememde bir kez daha imza alma ısrarı yaptım ancak yine başarısızdım. Yanımdaki konuşmanın ve özel olarak çekilen fotoğrafın otistik çocuklarla ilgili olduğunu daha sonra gazetede ve grupta çıkan ve arkada gerçekten de silly durduğum görüntü ve yazılardan anladım.

The Wall Yıkılmış Mı?Ve Roger hızla orayı terk etti. Ve o an anladım ki Pink Floyd buydu. The Wall konserlerinde birbirlerini görmemek için karavanlarını dışa doğru park ettiren, aşırı yoğun ilgiden kendilerini tanrı katında görecek hale gelen, bunun farkına varıp değişmeye çalışan, bunu da müthiş bir sanat eserine döndürerek yeniden oralara çıkan, zamanla dış dünyanın farkına vardığı halde o eski halini tam olarak kaybetmemiş bir rock star ama farklı Pink Floyd star’ıydı o. Dünyası bizimkinden farklıydı. Bir benzeri olamayacak, yanına bile yaklaşılamayacak The Wall’u yaratmış biriydi o. Üstelik bir Floyd üyesiydi.

Bu arada The Wall analizimin tercümesinin ne aşamada olduğunu sorarsanız Stop da durdu ve o hariç tümü bitti, sitede bulunuyor. Eğer yine bir tembellik basmazsa kalan 4 paragraf’ı da çevirip Stop diyeceğim.

pftn hakkında

PinkFloydTurk.Net admini, Floyd fanı, müziksever, eski ses mühendisi.

7 Ağustos 2013 tarihinde İstanbul Konseri içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Yorumlar kapalı.

%d blogcu bunu beğendi: