When the Tigers Broke Free 1

Kara bir ’44 sabahında…
Acımasız bir şafak söküyordu.
Cephe komutanı, geri çekilme emri verecek iken…
“yılmadan devam edin” emri geldiğinde.
Ve diğer birlikler bir süreliğine…
düşman tanklarını püskürttüğünde,..
generaller teşekkürlerini bildirdiler!
Ve böylece Anzio mevzii tutulmuştu…
kaybedilen birkaç yüz sıradan yaşam sayesinde!

Bu noktada bir halı temizleyici çalışır arka planda da When the Tigers Broke Free`nin de birinci bölümü başlar. Yine süpürgenin sesi müziği bastırır. Başından itibaren, Waters film (ve albüm) boyunca çeşitli paralellikler kurar. İlk baştaki Vera Lynn`in “Noel Babanın Unuttuğu Küçük Çocuk” şarkısı biz, hayal kırıklıkları ve özlem duygularına hazırlaması bunlardan biridir. Vera`nın bu sözleri içi boş beklentiler ile yaşayan Pink ile bağlantısı büyüktür. Şarkıda beklentilerini bulamayan küçük çocuk hiçbir şey elde edemez çünkü Noel baba gerçek değildir. Biliyorum biraz basitleştirilmiş gibi görünüyor ama buradaki boş inanç ve gerçekleşmesi mümkün olmayan ve umutlar, sevgi dolu bir dünyada, düzenli bir ülkede ve sevgi dolu bir ailede doğmayı beklemek gibi bir ütopya ile paralellik kuruyor. “The Wall”, İngilterenin 2. dünya savaşı öncesinini hüzünle anarken, savaş sonradı yaşananlarla kıyaslayarak, iki dönem arasındaki acılar hakkında postmodern bir ağıttır. Buna karşılık, Vera`nın şarkısıolayı basite indirgeyerek şanssız bir çocuğa indirger ve savaş sırasında ve sonrasındaki yaşamın belirsizlikleri üzerine gönderme olur.

Filmin açılış sahnesi

Bir anlamda ilk mesajı daha parçalanmış yeni dünyada öğrenilmesi gereken ilk şeyin belirsizlik olduğunun altını çizer. Bu yüzden Pink`in hayatı gerçek ve sembolik olarak savaş sonrası parçalanmalar, belirsizliklerle doludur. Filmin ilk başında, Pink`in hayatının ilk dönemi Vera`nın şarkısıyla sanatsal olarak umutsuz başlarken gerçek hayatta Pink babasızdır. Dahası elektrik süpürgesiyle kesilen Vera`nın şarkısı ile “When the Tigers Broke Free, Part 1” başlar. Süpürge hem Pink`in bugünkü düşlerini kesen hem de tüm hayatında yaşadığı fiziksel boşluğu temsil eden bir objedir. Bu nedenle döngülere tutkusuyla bilinen Waters (hepsinde olmasa da bir çok Pink Floyd albümünde fark edilen) bizi babasını kaybetmiş Pink – Noel babanın unuttuğu çocuk, süpürge – uçurumun kenarı ilişkisine götürmektedir.

Parçanın albümde yer almamasını, besteyi daha önce yaptığını ancak filmde kendine yer bulduğu şeklinde açıklıyor Waters. The Wall albümünü bu kadar çekici yapan şey aslında gizemli ve puslu bir anlatıma da sahip olmasıdır. Ancak bu parçadaki gibi belli bir zamana, direkt Waters`ın geçmişine yönelik kronolojik anlatıma pek sık rastlanmıyor. Bu açıdan diğer parçalardan farklılaşıyor. Belki de bu yüzden parça filmden sonra yayınlanan The Final Cut – Savaş Sonrası Rüyasına Ağıt albümüne kondu. Fakat filmdeki Pink ile direkt bağı olduğundan filmin başında yer alıyor. Buradaki “Tigers – Kaplanlar” benzetmesi, savaş öncesi yani doğum öncesi durumu anlatıyor, dolayısıyla duvar öncesi (doğumu In The Flesh? sırasındadır) parçasının da önüne koymuş. Dolayısıyla sakin bir ruh, huzurlu, savunma mekanizmaları olan tuğlaların henüz konmadığı anlara ait bir anlatım. Anlatıcı ise yetişkin ve olaylara bir tarihçi gözüyle bakan bir yapıya sahip ve kendi doğumundan önceki olayları incelediği için sakin bir ses tonuyla anlatıyor.

Albümün hikayesi açısından bakacak olursak, şarkı Pink`in kendi hikayesinin bir prelüdü görevini görüyor. Ancak Pink oteldeki odasında uyuşmuş bir halde metaforik doğumu olan “In the Flesh?” i bekleme aşamasında.
Filmde iki kere seslendirilen parçanın ilki ikincisinden çok farklı ve gözleme dayalı bir anlatıma sahipken, ikinci versiyonu daha duygusal ve kişisel bir söyleyişe sahip. Sözlerindeki “et” ve “kan” kelimeleri, subjektif tanımlamalar “sefil,” “siyah” ve “sıradanlık” Pink (Waters)`ın babasının savaştan önceki sabahını anlatmak için kullanılmış.

Sözler çok direkt yazıldığı için herhangi bir açıklama gerektirmiyor; Saldırı 1944 yılındaki Anzio köprü ve cephesindeki siperde yaşanıyor. Waters, DVD`deki yorumlarda, Pink`e model olan babasının da Kraliyet Birliğinin, 8. taburundaki 2. teğmen olarak yer aldığını anlatıyor. Birlik, şubat 1944 de Almanların başlattığı ve müttefikleri denize geri dökme harekatında yer almış. Filmdeki askerlerin başlarına ne geldiği belirsizliğini korurken Pink henüz doğmamıştır. Tarihi olarak birliğin (ve dolayısıyla babasının) saldırıda tamemen yok edildiğini “few hundred ordinary lives – bir kaç yüz sıradan hayat” sözleriyle anlıyoruz. Filmin en hoş sahnelerinden biri başlangıçtaki otel koridorundaki yavaş ve yakın çekimdir.

Uzunluğu açısından girişin yumuşaklığını sağlarken, kenardaki yakın çekim kamera açısından da sanki olaya uzaktan bakılıyormuş havası verilmek istenmiştir. Koridor ayrıca doğum kanalı rahim/oda metaforlarına yöneliktir.

Bir diğer yakın çekimde Pink`in kolundaki saate (çocukluğunu yaşayamamış Pink`in miki fare saati göndermesi) ve parmakları arasında içilmeden tükenmiş sigaraya daha sonra da Pink (Bob Geldof)`un gözüne yapılan çekimlerdir. Waters yaptığı açıklamalarda geçmişte Syd Barrett`i aynı şekilde sigarası içilmeden tükenmiş şekilde otururken gördüğünü söyleyecekti. Daha sonra gelen sahnelerde içeri girmeye çalışan temizlikçiyi engelleyen kapı zinciriyle, çılgınca konsere gidenler arasında bir bağ kuruluyor.

pftn hakkında

PinkFloydTurk.Net admini, Floyd fanı, müziksever, eski ses mühendisi.

1 Temmuz 2010 tarihinde The Wall Analizi içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Yorumlar kapalı.

%d blogcu bunu beğendi: