The Trial

Mahkeme

[Roger Waters]

Günaydın sayın solucan yargıç,
Adalet ortaya çıkaracaktır ki,
Şu anda önünüzde duran tutuklu,
Suçüstü yakalanmıştır duygularını açığa vururken.
Açığa vururken insan doğasına ait duygularını.
Ayıp
Bu kadarla kalmıyor.
Okul müdürünü çağırın!
Her zaman söylemiştim onun adam olmayacağını,
Ve sonuç olarak sayın yargıç.
Eğer izin verselerdi istediğimi yapmama,
Ben onu döve döve adam ederdim.
Fakat elimde değildi.
Allahın cezaları ve düzenbazlar,
Onun cinayeti şüphe uyandırmadan işlemesine izin verdiler.
Bırakın onu bugün pataklayayım.

Deliyim
Tavan arasındaki çılgın oyuncaklar, ben deliyim.
Bilyelerimi alıp götürmüş olmalılar.
[Kadın korosu]
Deli, tavan arasındaki oyuncaklar o bir deli.

Davalının karısını çağırın
Seni küçük pislik şimdi boka battın.
Umarım fırlatıp atarlar anahtarı.
Benimle daha sık konuşmalıydın
Fakat hayır, ille kendi bildiğini
Okuman gerekiyordu, hiç yıktığın
Ev oldu mu son zamanlarda?
Yalnızca beş dakika için, sayın solucan yargıç
Onu ve beni yalnız bırakın.
Bebeğim!
Gel annene bebeğim, izin ver seni
Kollarıma alayım
Saygı değer efendim, hiç istemedim onun
Başının belaya girmesini
Neden beni terk etmek zorunda kaldı?
Sayın solucan yargıç bırakın evine götüreyim onu
Çılgın, gökkuşağının üstünde, bir çılgınım ben
Pencerelerde parmaklıklar
Bir kapı olmalıydı duvarda
İçeri girdiğimde
Çılgın gökkuşağının üstünde, bir çılgın o
Mahkemenin elindeki deliller
Tartışma götürmez, hiç gerek yok
Jürinin odasına çekilmesine
Bunca yıllık yargıçlığım süresince
Daha önce hiç duymadım
Bundan daha fazla hak edeni
Tüm yasaları çiğnemekten dolayı cezalandırmayı
Onlara acı çektirme yolun,
Zarif karına ve annene,
Kusmaya zorluyor beni
Fakat dostum açığa vurdun
En derin korkunu
Ben de seni mahkum ediyorum
Benzerlerinin önünde
Duvarı yıkmaya.

Kısaca Anlamı

Pink kendini – abartılmış ve kişileştirilmiş tuğlaların idare ettiği bir mahkemede – yargılar ve sonunda oluşmasından kendini de sorumlu tuttuğu duvarın aynı zamanda dış dünya ile bağlantısını da sağladığı için yıkılmasına karar verir.

İlk The Wall analizimi 1997’de kaleme almış ve “The Trial” hakkında yazılacak çok şey olduğunu belirtmiştim. Yıllar sonra hala aynı fikirdeyim. “The Trial” hem müzikal hem de anlatımsal bir doruk noktası olmasına rağmen bu kelime bile tüm etkileri açısından ele alındığında yetersiz kalmaktadır.
Pek çok açıdan, albümü tiyatro ile birleştiren, cesurca alaycı, kara mizah öğeleri içeren, ironili dalga geçmesine rağmen derin bir duygusallık barındıran, paradoksal olarak kararlı nihilizm’in yanı sıra sebatkar bir iyimserlik taşımaktadır. Şarkının çelişkili duran yapısıyla aydınlık ve karanlığı, iyi ile hasta Pink’in hayatının farklı bakış açılarıyla bir arada bir kişinin zihninde mücadelesidir.

Albümün 1979 özetinde Roger Waters şarkıyı, Pink’in kendi iç muhasebesi olarak açıklamıştı. “Burada yargıç kendisinin bir parçası olduğu kadar yer alan karakterlerin ve hatırladığı olayların da bir parçasıdır. Hepsi zihninde ve hepsi hatıralarıdır” diyordu. Onun hayal ürününün bir parçası olarak, her karakter bir şekilde Pink’in kendi kişiliğinden farklıdır ve fikirleri, hatıralarından etkilenmişlerdir. Örneğin, anne karakteri daha çok Pink’in “The Thin Ice”da ortaya çıkışından itibaren tekrar ettiği annesinin gerçek hayattaki halinden çok onu nasıl gördüğü ile şekillenir. Unutulmaması gereken bu kendi ürettiği tuğlaların değil, Pink’in yargılandığı bir ortamdır. Normal hayattaki mahkemelerde kişinleri hapisle cezalandırılması gibi Pink Floyd’un albüm boyunca süren bu ironik tarzı da Pink’in kendi yarattığı zihinsel hücresinden kurtulmasıyla ilgilidir.

Özel bir tarz açılış müziği ile daha savcının davaya başlamasından bile önce, dinleyici Pink’in zihnindeki başdöndürücü dünyasındaki dramatik değişimin farkına varır. Orkestra gerçekten de albümün başından beri arka planda rol almıştır ancak “the Trial”de artık yegane enstruman olmuştur. Sonuç olarak dinleyici, teatral, neredeyse sirk benzeri bir açılış ile Pink’in hissettiğinden pek de farklı olmayan bir atmosfer’e sürüklenir.

İlk olarak yargıç’a hitaben konuşan savcu ona “Worm your honor – Sayın solucan yargıç” diye seslenirken albümün ikinci yarısından itibaren rastladığımız çürüme sembolüne gönderme yapmaktadır. Bu ikiliyi bu şekilde hukuk sistemi adına konuşturan Waters kolayca anlaşılacağı gibi İngiliz adalet sistemiyle de dalga geçmek istiyor, sıradan vatandaşları yöneten bu insanları gösteriş düşkünü, kıt görüşlü insanlar olduğunu ima ediyordu. Ancak anlatım diliyle, – o ana kadar gerçek yaşamında yer almamış olan – savcı ve hakimi (yada jüriyi) kendi duvarının çürümesinin bir neticesi olarak “solucan” diye tanımlıyordu. Yaşadığı umutsuz izolasyonun dışında oluşan bu solucan Pink’in zihninde herşeyi kapsayan en büyük otoritenin sembolü olarak ele alınır. Sonuç olarak, izolasyonun ve duygusal baskıların büyük metaforu olan duvarın negatif etkileri – savcı ve yargıç faşist Pink gibi çürümenin neticesinde oluşması neticesinde bu suçlamaları yapmaları normaldi. – Pink’e “nerdeyse insani hislerinden” dolayı ihanet derecesinde suçlamalar yapmaktadır.

Tüm içine kapalı kişiliklerde olduğu gibi, Stop”da yaptığı iç hesaplaşmaya gidince varlıkları tehdit edildiği için eşit derecede intikamcı ve militan bir şekilde tehditkar üstüne gelmektedirler. Ona karşı açılan bu dava ve suçlamalardaki ironi, duvarının neticesi ortaya çıkanlar için işlediği suçlar Pink’in hayatı boyunca hissettiği her duygusu için cezalandırılması istenmektedir ve bunun neticesinde Pink suçlamaların hayatının tek bir anına değil yetişkin yaşadığı tümüne olduğunu fark eder.

Suçlamaların yapılmasıyla, savcı, çocukluk dönemi boyunca onu azarlayan karakter öğretmenini kürsüye çağırır. İfadesinde Pink’in bir kalıba sığmayan, kontrol edilmez biri olarak göstermesi duvarın sakinleri tarafından destek görebilecek olsa da dinleyici açısından durum tam tersidir. Bize Pink’in önceki idealizimini, bireyselliğini ve (en azından kafasında) çocukken sisteme karşı isteksiz olduğunu hatırlatır. Öğretmen, tanıklık ederken kullandığı “azarlama”, “çekiçleme” gibi şiddet eğilimli kelimeler ile, daha sonra ona benzer şekilde yetişen faşist Pink’in seyircilerini korku ve şiddet altında soktuğu dinleyici kalıbının kaynağını da bize hatırlatmış olur. Hem dinleyici hem de muhtemelen Pink’in kendisi, masum bir gençten bu öğretmenine benzeyen aşırı saldırgan diktatöre dönüşünün nedenini bu ilk tanıklıktan anlar.

Her iki tarafın suçlamalarının etkisiyle, Pink “deliyim, tavan arasında oyuncaklar, deliyim. Gerçekten delirdim. Bilyelerimi almış olmalılar” diyen kendi iç sesini duyar: Her bir satır hayatının bir döneminden değişen ölçülerdeki dengesizliğini örtmeye çalışan sözlerdir. Her birinin anlamı artık “evde kimse yok – artık zihinsel problemli” anlamındadır. Bu örtme çabaları özellikle ilginçtir çünkü hepsi belli bir çocuksu çağrışım içermektedir. Öğretmen’in Pink’in çocukluk masumiyetinden geldiğini söyleyerek üzerinde durduğu oyuncakları, balığa gitmesi ve bilyeleri daha da ilginçtir. Ve hatta bu çocukluk hayallerinin getirdiği oyuncak ve bilye günlerinden kalma tanımlamalar duvarının ne kadar eskiden beri inşa edilmekte olduğunu gösteren deliller olduğu söylenebilir.

Pink’in duygularını haykıran duvar yaratıkları korosundan sonra, alaycı bir şekilde karısı tanık sandalyesine kayar ve diliyle Pink’e hak ettiği dayağı atar. Öğretmen ve anne verdikleri ifade de Pink üzerinde kaybettikleri kontrollerini ince bir sızlanmayla geçirirken, karısının suçlamaları diğer iki kibirli tanığın şikayetlerinden farklı olarak daha çok kişisel ihanet üzerine daha geçerli sebep’e dayanıyor. Doğrudan konuya girerek onu “benimle daha çok konuşmalıydın ama gittin kendi yoluna” şeklinde suçlaması, ilişkilerini bitiren hem iletişim kopukluğu hem de Pink’in kişilik bölünmesini hedefliyor. Biten evliliklerindeki Pink’in sorumsuzluğu ile ilgili karısı aynı öğretmen gibi, yargıç’a “onunla beş dakika yalnız kalabilir miyim?” diye sormadan önce alaycı bir şekilde “son zamanlarda yıktığın bir yuva oldu mu?” diye suçlar.

Her ne kadar bir sevgiliden böyle bir davranış beklenebilir olsa da, burada tanıklık eden gerçek karısı değil onun Pink’in içindeki yansımasıdır. Burada Pink kendisine karşı tanıklık etmektedir ve bütün albüm boyunca ilk kez, biten evliliğini karısının bakış açısıyla irdelemektedir. Ve sonuç olarak da bu ayrılığın büyük suçunun kendisinde olduğunu fark etmiştir. Şu ana kadar, yalnızlığı için karısına “nasıl bana bunu yaparsın” diye soran, onun yaptıklarını, yaşadıklarını düşünmeden suçlayan kendisiydi. Ancak “the Trial”deki bu karısının tanıklığında Pink nihayet onu abzorbe edip duygusuz bırakan duvarının karısının ihanetine nasıl katkıda bulunduğunu anlamaya başlar ve kendisine “bunca zamandır hep suçlu muydum” diye sordurur.

Öğretmen ifadesinde Pink’in çöküşü ile öğretmeni gibi idealist masum bir faşist haline dönüşmesindeki çelişkiyi anlatırken, karısının suçlamaları kahramanın evlilik sorumlulukları oluyordu. Üçüncü ve son tanık Pink’in annesi bunlardan daha problemli olacaktı. Yeni başlayanlar için oğlunu suçlamasının en önemli nedeni neticede tüm çocukların yaptığı gibi onu terk etmesiydi.

Onun duvar benzeri koruyuculuğunun açıklandığı “Mother” gibi şarkılardaki anlatım burada da Pink’in annesinin söyleyişini canlandırdığı “Anneciğine gel yavrum, seni kollarımda tutayım. Onun bir sorun yaşamasını hiç istemezdim. Solucan hazretleriniz bırakın onu eve götüreyim” sözleriyle tekrar edilir. Öğretmen ve karısının yaptığı tanıklıklardan hayatıyla ilgili önemli gerçekleri fark eden Pink’in annesinin tanıklığı ile hayatta bazı tuğlaların kaçınılmaz olabileceğini anlaması dışında önemli bir ders çıkartıp çıkartmadığını söylemek güçtür. Bazıları Pink’in tuğlasının anlaşılabilir bir anne korumacılığına tepki olarak oluştuğu fikrine karşı olarak annenin şarkıda yer almasının sebebinin ona olan aşırı sevgisinden (en azından kendi açısından) dolayı kendinden uzaklaştırması nedeniyle olduğu yönündedir. Bu tanımlama da gayet uygun düşüyor, bu şekilde annesinin varlığıyla üretilen tuğla oldukça abartılmış, yanlış ailevi bir düşkünlüğün, Orwellsi bir bakışla (özgür ve serbest toplum için yıkımı göze alan) altı çizilmiş oluyor.

Pink bir daha deliliği hakkında şarkı söyler, bu kez gizleyip adlandırdıkları gerçeklik algısı (“gökkuşağının üstünde” Fantastik Oz’a girişteki Dorothy’i andıran)  yanında kendi içsel mahkumluğudur ( “penceredeki demir parmaklıklar”). Pink’in kendine itiraf ettiği deliliğin amacı biraz belirsizdir. Bazıları bunun Pink’in mahkeme kayıtlarına suç işleme ehliyeti olamayacak derecede delilik hali olarak geçmesini düşündüğünü savunur, ve bu bakımdan yaptıklarından sorumlu tutulama girişimi olarak değerlendirir. Şarkının büyük oranda olayları ortaya çıkarmak üzerine kurulu olduğunu düşünsek de çeşitli defalar üstü örtülü olarak sözünü eettiği “delilik” kendi izolasyonunun sonucuna bir tepkidir. Pek çok tuğlasını bilinçli olarak kendisinin koyuşunun psikolojik neticesidir. Bunu fark etmesiyle onu doğru bir sonuca doğru götürüp “içinde olduğum bu duvarın bir girişi olmalıydı” diye sormasına nedne oluyor. Pink yaralayıcı dünya ile başedebilmenin tek yolunun çıkışını bile bilemeyeceği duygusal bir duvar oluşturmak olduğuna inanmıştı. Basit kişisel ve toplumsal iletişimle bulabileceği bu çıkışı bulmayı başaramamıştı. Artık kendini düşünen “beni saracak kollara ihtiyacım yok” fikrini bırakıp  “birlikte güçlüyüz bölünürsek düşeriz” görüşüne sarılıyordu.

Yargıç Pink’in anons’undan sonra nihayet gürleyerek şarkıya girer. Tanıdık albüm boyunca süren dört notalı Wall teması Pink’in duvarınındaki tüm tuğlaları çimento gibi bir araya toparlar. Başka bir açıdan yargıcın jürinin düşünmesine fırsat bırakmadan kararı açıklamasıyla belki de İngiliz adalet sistemine karşı da bir eleştri yapılıyordu. Yargıcın şarkıdaki diğer karakterlerden fazla sözü olmasına karşın, o ve kararı hala pek çok Floyd hayranı için bir gizem teşkil etmektedir. Eğer mahkeme Pink’in acı çeken “zarif eşi ve annesini”, “neredeyse insani duygular” göstermesi yüzünden gerçekleşiyorsa o zaman ona ceza değil ödül vermesi gerekmez mi? Duvar’ın ürünü olan Yargıç, Pink’i hayatının iki önemli figürüne duygularını yansıtmadığı için yermesi gerekmez miydi? Benzer şekilde yargıcın verdiği duvarı yıkarak “herkesin önünde kendini ortaya çıkarma” kararı varlığı kendi izolasyonu ve zihinsel çöküntüsü olan birinin ikincil kişiliği için değil miydi?

Tüm görüşler geçerlidir. Bazıları durumu edebiyatta yapay veya imkansız bir karakterin senaryo akışı içinde beklenmedik bir yerde ortaya çıkıp çözülmesi imkansız bir sorunu birden çözmesi olarak adlandırılan “deux et machina”‘ya benzetir. Bu beklenmedik belirsiz figür hikayedeki soruna hızlı bir çözüm getirmişti. Bu da Waters’ın Pink’in hikayesine çabuk bir son getirme yöntemi olmuştur. “Deus ex machina” genel anlatı içinde yapmacık ve çelişkili hissetmenize neden olabilir.ancak uzun ve derinlikli edebi bir gelenektir. Burada belirsiz bir şekilde çıkıveren yargıç hikayenin sonucunu tam da Pink’in ihtiyacı olduğu şekilde sonlandırmaktadır.

Bir başka görüşe göre yargıç Pink’in görüşüne, tutarsızlık ve diğer konnulara çok uygun bir araçtı. Bu analizde daha önce The Wall’un, Carl Jung’un bölünmüş kişiliklerin kendini geliştirdikçe parçaları toparlayabileceği bireysellik konsepti üzerine nasıl bir metafor olarak okunması gerektiği konusundan bahsetmiştik, yada daha düzgün bir anlatımla, kişiyi gerçek kendisi yapan psikolojik süreç. Jung’a göre kişinin karanlık ve aydınlık yanlarının mütabakatı olmadan bunun gerçekleşmesi imkansızdır. Din’den örnek vermek gerekirse biri şeytan kadar kötü olabildiği gibi iyilik yapmada peygamber gibi de olabilir. Bu açıklamaya göre, yargıç Pink’in açık ve karanlık taraflarının ruhsal bir manifestosu, parçalanmış iyi ve kötü kişiliğinin bir özeti gibidir. Bu yüzden yargıç kelime aralarında kendisiyle çelişiyor görünür. Karanlık tarafı Pink’i savcının yaptığı suçlamalar temelinde “insan duyguları” göstermekten tümüyle cezalandırmak gerektiğini söylerken (“Stop”daki delirmiş faşist halinin etkisinde), öbür yanı duvarın yarattığı duygusuz, hissiz bir şeyin hiç önemsemeyeceği “zarif eşi ve annesi”ne sempati duymarak onları mağdur etmekle suçlar.

[Jung’un yazılarına aşina olanlar şüphesiz Pink’in annesi ve karısı sunumlarındaki anima konseptini  anımsayacaklardır.] Karanlık taraf ironik olarak, kafasında yarattığı duvar yaratıklarından oluşan topluma son vererek duvarını yıkma ile  Pink’i cezalandırmak isterken, aydınlık yanı ise aynı şekilde duvarını yıkarak en derinlerindeki korkularından kurtararak onu ödüllendirmek ister. Dolayısıyla Pink’in görüşüne göre iki taraf da aydınlık (yaratıcı bağımsızlık için özlem duyan çocukluğu) ve Jung’un “gölge” olarak adlandırdığı (babasını öldüren zamanın ruhuna karşı oluşan faşist kişiliği) arasında yargıç Pink’in çok sesli vicdanı arasında arabuluculuk yapmaktadır. Kalabalığın tezahüratı hem intikam hisleriyle dolu duvarın yarattığı topluluğun “duvarı yık” diye bağırışları hem de Pink’i savunan duvar dışındaki “kanayan kalpleri ve sanatçılar” olarak açıklanabilir. Sonuç olarak aydınlık ve karanlık taraflar buluşur neticede onu toplumdan ve gerçek kişiliğinden ayıran savunma mekanizmasını yıkması kararı çıkar.

İster deus ex machina gibi hızla yargılansın veya Pink’in psikolojisi birden şekillensin duvar yıkılır. Bu anıtsal albümdeki hemen hemen her yönünde yaşanan sembolik olay ile gerçek dünyada Pink’in yaşadıkları konusunda farklı görüşler vardır. The Wall’u küçümseyici yaklaşanlar albümü yaralayıcı dış dünya ile kendisi arasında savunma oluşturmayan Pink’in ruhsal hatta zihinsel çöküntüye gideceğini söylerler. Hatta bazıları anlatımda intihar veya intihar’a teşebbüs’ün ipuçlarını görür, “the Trial”in sonu ile Pink Floyd’un sonraki albümüne adını veren The Final Cut adlı şarkı arasında benzerlikler bulurlar.

Şarkıda, aynı Pink benzeri anlatıcı – büyük bir halisinasyon gören ve savunmasını duvar’dan alan (en azından sözlerde… asıl kelime şarkı söylenirken kısa kesilmiştir)  – dinleyiciye kendisini karısı zannettirecek şekilde kendini açar ve “Eğer gösterirsem sana gizli yüzümü Yine de beni sarar mıydın bu gece? / Ve eğer açarsam kalbimi sana, gösterirsem sana zayıf yanımı, ne yapardın? Bu durumu anlatıcı bu davranışların negatif etkisi olduğunu hayal eder örneğin karısının “hikayesini Rolling Stone (dergisine) satması”,,,, “çocukları götürür beni yalnız bırakır mıydın? Beni paketler miydin? Yada beni eve mi götürürdün?”  Şarkı doğrudan The Wall’un anlatım tarzını hatırlatır şekilde sonlanmaktadır – “Göstermem gerektiği halde çıplak duygularımı. Parçalamam gerektiği halde perdeleri – dedikten sonra anlatan kendini öldürmek üzereyken şunu hatırlar “Tuttum bıçağı titreyen ellerimle
Hazırdım gerçekleştirmeye… fakat… tam o anda telefon çaldı. Hiçbir zaman cesaretim olmadı son darbeyi indirmeye.” The Final Cut albümünün The Wall demolarından geriye kalanlar olarak bilindiği için pek çok hayran Pink, artık dayanamayıp “perdeleri parçalamak” istemesinin ardından intihar girişiminde bulunduğuna inanır.

Zorlama bir fikir olan bu yorumla albümü kötümser bir şekilde sonlandırmak hayranları memnun etmeyecektir. Onlar için duvarın yıkılışı, Pink’in kurtuluşundan başka birşey değildir ve gerçekten 1979 özetinde Waters, Pink’in kendini izolasyondan çıkarması kararını iyi birşey olarak tanımlamıştır. Belki hayatında ilk kez Pink geçmişin yükünden kurtulur ve kendini koruma uyuşukluğuna kapılmadan hayatını rahatça yaşama şansına sahip olur. Pink “In the Flesh?” de dünyaya gelirken ve albüm boyunca yeniden doğulurken, duvarının yıkılışı da kendinin yeniden doğuşunu simgeler.

Şimdi hayatın acılarına daha korumasız olsa da, hayatın zevklerine de daha açıktır. Duygularını kullanarak sevdikleri ve dünya ile bağlantı kurabilecektir. Pink’in hikayesinin gösterdiği gibi, duvar benzeri savunma mekanizmaları insanlık ve anlayışın yerine ego ve yıkım getirerek koruyucu olmaktan çok saldırgan yapmaktadır. Sadece bir kişinin aydınlanmasıyla dünyanın bozuk hali olduğu gibi kalır ancak insanlığın büyük duvarından bir tuğla eksilmiş olmaktadır. Bu bir duvarın yıkılması baskı ve şiddetin oluşturduğu kısır, dairesel zincirinde başka bir kırık link olur. Yeterince tuğla ve link’in gitmesiyle, önyargıların oluşturduğu toplumsal duvar yıkılacak ve adaletsizliğin döngüsü kırılmış olacaktır.

Komplekslik ve güzellikte “Goodbye Blue Sky” ve “What Shall We Do Now,” ile kıyaslanabilecek animasyonlara sahip olan “the Trial” şarkının her müzik ve sözü gibi gösterişli olmuştur. Sahne Pink duvarının kenarına oturmuş yüzü olmayan bez bir bebek şeklinde oturmuş duruşmasının başlamasını beklerken görürüz. Hatta sahnenin başlamasından önce seyirci neden Pink’in en önemli anında onun zararsız, hareketsiz olarak tasvir edildiğini merak edebilir.
Bununla ilgili bir teori, bu kendisini yargılama teorisi başladığında, bunu durduramayışının bir nedeni olabilir. Başka bir deyişle kendisini tuğlalarının merhametine terk etmiş olması olabilir. Diğerleri yaşadığı kötülüklerin bir kurbanı olarak her bir olayı hareketsiz bir oyuncak olarak izleyiş şekli olduğunu düşünürler. Her ne kadar “The Trial” onun bu  mağrur halinin üstesinden gelmesiyle ilgili olsa da, şarkının sonundaki duvar yıkılana kadar hala üstlendiği yüklerinden kurtulmakta olduğunu kavrayamamıştır. Bir yerde, hala onu yıkan tuğlalarının oyuncağı gibidir. Hayatındaki insanlar tarafından yaratılmış, şekillendirilmiştir. Harekete geçeceği son ana kadar duygularını bastırmayı sürdürür. Daha sonraki sekans’da göreceğimiz gibi, hala yaşadıklarının etkisinde perişan halde duvarının yıkılacağı ana kadar öyle kalacak gibidir.

Ardından gelen mahkeme bölümü albümdeki gibi çok gösterişli bir tiyatro oyunu şeklinde gösterilir. Duruşma salonu, sahne ışıklarıyla donatılmış, bir kanun ortamından çok konser arenasını andırır, savcı ise bir hukukçudan çok bir aktör gibi sahneye çıkmadan önce makyaj yapar. Bir kez daha, toplumsal sonuçları oldukça bariz olan, yargı sistemini adalet yerine kamunun gözünden anlatan (belki de mafya gibi gören) bir bölümdür. Buna göre çürümenin sonucu solucanlar arenaya kayarak girerler ve yargıç platformu oluştururlar. Ardından “Sayın solucan yargıç” sözüyle peruğuyla yerini alır.

Öğretmen ifadesini baskının ilk ayrıntısı olan “the Happiest Days of Our Lives” daki “şişman ve psikopat eşinin” kontrolünde sarkan bir kukla olarak verir. Daha önce bahsettiğimiz gibi, bu özel tuğlada Pink’i suçsuz olarak görme eğilimi olsa da – Pink’i sopayla döven, kişiliksiz öğrencileri kıyma makinesine atan öğretmenin yaptıkları – pek çok şarkıda hayranlarını sessiz oturtup dinleten, onları kendi köleleri gibi gören Pink’in yaptığı kötülüklerle nasıl geri döneceğini hatırlatır. Şarkının sonunda çekiç’e dönen öğretmen büyük ölçüde albümün ikinci yarısında onu bir zamanlar isyan ettiği acımasız zalim faşist kuralcıya dönüşen Pink ile ilgili bir simgedir.

Tuğlarlarının gücüyle ezildiğinde, yaprak gibi yüzsüz bir insana oradan tekrar yaprağa dönüşerek ruh halinin karanlığında kaybolur. kendi ruh halini yansıtır. Pink kendini kötülükler dünyasının uçurduğunu düşünürken, kendi güvendiği sığınağında bir yaprak gibi kalarak duvarı tarafından sürüklendiğini de fark ediyor.

Karısı duvarın altından “Don’t Leave Me Now”daki halindeki akrep’e benzer şekilde içeri sızar. Göğüs, bacak ve vajinadan oluşan grotesk feminen sembollerinin değiştirilmiş karışımına dönüşmeden önce hareketsiz bebeği sokar. Pink başarısız evliliğinin sorumluluğunu fark etmeye başlasa da, hala karısını diğer yaşadıklarında olduğu gibi negatif bir gözle görmektedir. Neticede, onun sadakatsizliği neticesinde oluşmuş bir tuğladır. Pink başarısız ilişkisinde ne kadar suçlu olursa olsun, onun sonraki yaptıkları Pink’in zihninde büyük bir yara açmıştı. Kadınları fahişe gibi görür hale getirmişti. Kadınlık erkek şovenist fikri üzerine bina edince (Pink’in bir karanlık bölümü daha) anne figürü duvarda savaşçı bir uçak olarak belirir (muhtemelen babasının savaşla ilgili ölümü nedeniyle) ardından büyük bir vajina ağzına dönüşerek Pink’i yutar onu göbek bağıyla dönüştüğü anne kucağına yani annesinin ait olduğunu düşündüğü yere çeker.

Pink karanlık, bastırılmış tarafına göre, kadın ya ahlaksızlık yoluyla yaralayıcıdır ya da nevrotik şekildeki baskıcı kontrolcü yapısıyla zarar vermektedir. Buna bağlı olarak her iki fikir de Pink’in tuğlalarına katkı yapmaktadır. Bu sebeple anne de sonuçta onu çevreleyen bir duvara dönüşür.

Pink deliliği hakkında ikinci defa şarkı söylediğinde, yüzü olmayan adam gökte düşmeye devam eder ve gök yüzünü parçalara ayırarak karanlığın içinde kaybolur. Görsel tema gençliğin sınırsız hayalinin kaybolduğu, yetişkin yaşamının da boşluğunu gösteren “Goodbye Blue Sky”ı andırmaktadır. Jung’un bireyselleşme teorisinde gölgeyle arasındaki ilişkinin benzerini gökyüzünde yuvarlanan Pink ile arkasındaki karanlık dünya arasında görürüz.

Çürüme sembolünden hukuki yetersizliğe, sanat yönetmeni Gerald Scarfe  solucan yargıç’ı “pekçok kişinin hukuk sistemi hakkında düşündüğü” gibi büyük bir “asshole” olarak tanımlar,  (The Wall DVD yorumu). Kararını açıklarken gürlemesiyle yarattığı heybetine rağmen bunu kıçından yaptığın için aynı komiktir.

The Trial’deki tüm ciddiyetsizliği düşününce, Pink’in hayalindeki çok önemli dönüm noktası The Trial’deki bu ciddiyetsizliği düşününce çift yönlü yargıç görüntüsüyle ciddiyet ve saçmalık arasındaki bu ilişki garip karşılanabilir. Fakat, bu çift taraflılık kişisel ve sosyal izolasyon arasında da geçerlidir. Duvarının yaratılışı sırasında ve Pink’in daha sonraki kendini keşfetme yolculuğu ve bireysellik zor başlıklardı. Böyle birinin olabileceği en gerçek hal bencilliktir ve bilinçli olarak dünyadan kopuşu da aynı derecede saçmadır. Sonuç olarak basitçe denebilir ki, kişinin etrafında dönen hayat büyük konuşan bir kıç ile gerçekleşiyorsa bu artık saçmadır.

Etrafındaki duvar tamamen kapandığında karar açıklanır, Pink’in hayatından görüntüler yansıması sonrası (tuğlalarının görsel hali) kalabalıklar sürekli olarak aynı şeyi tekrar ederler, “Duvarı yık”. Her an bu duruma gelmesine neden olan şeyden sıyrılmaktadır: faşist kimliği, evliliği, karısının aldatması, öğrencilerini İdeal Vatandaş yapmaya çalışan öğretmenin baskısı, çekiçler, nefret mitingi, Alman savaş kartallarını andıran savaş görüntüleri, groupie, fare, koluna enjeksiyon yapan doktor.

Her bir görüntüde patlayan flashların ardından sonsuz gibi görünen barajı andıran devasa bir duvar görüntüsü ekranı kaplar. Uzunca bir sessizlikten sonra, tuğlarlar Pink’in çığlığıyla patlar, ekran/perde beyaz bir toz dumanıyla kaplanır. Her ne kadar biri bu toz’un The Thin Ice’deki askerlerin içine doğru yürüyüşlerini Pink’in yarattığı muazzam duvarın çöküşüyle ölümünü sembolize ettiğini söylese de gerçekte, beyaz toz daha sonra gelen “Outside the Wall” daki çocuklara geçişte  görünür ve Pink’in aydınlanışını ve duvarının yıkılışıyla saflığa geri dönüşünü anlatmaktadır. Baskı ve çöküntüyle dolu bir hayattan sonra, Pink nihayet bütünüyle tamamen yeniden doğmuştur.

pftn hakkında

PinkFloydTurk.Net admini, Floyd fanı, müziksever, eski ses mühendisi.

6 Haziran 2010 tarihinde The Wall Analizi içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Yorumlar kapalı.

%d blogcu bunu beğendi: