The Wall Albüm ve Filminin Açıklamaları 5. Bölüm

Hey You – Hey Sen

[David Gilmour]
Hey sen! dışarda soğukta bekleyen
Yalnız başına ve çökmüş, beni hissedebiliyormusun?
Hey sen! geçitte ayakta duran
Kaşınan ayakların ve solan gülüşünle, beni hissedebiliyor musun?
Hey sen! ışığı yakmalarına yardımcı olma onlara
Boyun eğme döğüşmeden.
Hey sen! orada duran tek başına
Çırılçıplak telefonun yanında, bana dokunabilir misin?
Hey sen! kulağını duvara dayamış duran
Kendini çağıracak birini bekleyen, bana dokunabilir misin?
Hey sen! taşı götürmeme yardım eder misin?
Aç kalbini yuvama dönüyorum.
Ama her şey sadece bir düştü
Duvar çok yüksekti gördüğün gibi
Önemli değil onca çabalaması, kurtulamadı sonunda
ve solucanlar yedi beynini.
Hey sen! yoldaki
Her söylenene boyun eğen, bana yardım edebilir misin?
Hey sen! duvarın yanındaki
Salonda şişeleri kırarken, bana yardım edebilir misin?
Hey sen! hiçbir zaman umut olmadığını söyleme bana.
Birlikte ayaktayız, yıkılırız bölününce.

Kısaca Anlamı

Duvarını tamamladıktan hemen sonra Pink kendini dış dünyadan izole etmekle doğru bir iş yapıp yapmadığını (az veya geç) sorgular.

“Another Brick in the Wall, Part 2” ve “Comfortably Numb,” gibi “Hey You” da dündadaki tüm rock radyo kanallarında en çok çalan Pink Floyd şarkılarındandır. Ancak buna rağmen tümüyle olmasa da albümün hikayesindeki önemi çok arka planda yer almaktadır. Pek çokları için şarkı ikinci bölüm için mükemmel bir başlangıç, ilk bölümde anlatılanların geniş anlamda yeniden toparlandığı bir parçadır. HeyYou8Diğerleri buna karşı çıkarak parçayı çok iyi bulmalarına rağmen anlatım ve tematik olarak albümün dışında bulurlar ve filmde yer almayışını çok doğru olarak nitelendirirler. Bu konuda söylenecekler biraz sonra.

Hikaye reverblenmiş 12 telli gitarın çok bilinen yumuşak rifine eşlik eden tek gitarın duvarını tamamlamış Pink’in içindeki boşluğu yansıtırcasına yankıları ile başlar. Pink’in hayata (ve albüme) girişi gürleyen davullar ve feryat eden gitarlarla olmuşken, kahramanızımızın (yada anti kahramanın) bu yeni dünyadan kopuk çok daha sessiz başlamaktadır. Ardından bir perdesiz bas nihayet duvarın arkasında bir süre yalnız çalan Pink tek sesine eşlik eder.

Müziğin etkileyiciliği yanısıra sözler muhtemelen Pink Floyd hayranı olmayanları da etkileyebilecek doğrudan bir anlatıma sahiptir. 1979 yılındaki albüm tanıtımı esnasında verdiği söyleşide, Roger Waters sözel ve anlatımsal olarak Pink’in duvarının arkasında hem sembolik olarak hem de gerçekte kendisini otoyol’a bakan kırık camlı bir otel odasına kilitlemiş olarak oturmaktadır. Yaşadığı acı ve bastırılmış duygulardan oluşan devasa bir yapının arkasına sıkışan Pink, görünüşe göre arkasında kalan, onu dinlemeye istekli herhangi birşeyle tekrar iletişim kurmaya çalışır. Sözlerin çoğu bu arayışla ilgilidir. Görünüşte (çok geç olsa bile) yardım için dış dünyaya yönelen psikolojik olarak doğru yönde bir adım atsa da, Pink yarıdım aradığı insanlara ve dünyaya nihilist bir yaklaşım sergiliyor. İlk satırda kendisi dünyasıyla paralellik kurarak “soğuk” dünyada kendisi gibi yalnız yaşayanlardan destek arar. Ardından yüzlerde kaybolan gülümsemelerin arkasındaki hayat gerçeğini anlayanlara “In The Flesh?” ve “The Thin Ice”daki alaycı hayat derslerini hatırlatır (konsere koşan koridorlardaki seyircileri referans alarak.) HeyYou2Birkaç satır sonra Pink’in “Çırılçıplak telefonun yanında” ve “kulağını duvara dayamış duran” çığlığını duyarız. İki satırda da aldatan karısını telefonla ararkenki girişimlerini ve hatta şimdi bile kulağını duvara dayamış, onu kurtaracak “dışarıdan birinin çağırısını” duymayı amaçlayan kendi kişisel çıkmazının iması vardır. Hatta ulaşmak için yaptığı girişimler, o fark etmeden etrafındaki dünya üzerine yansıyarak eski bencilliğini geri döndürür. Daha da ötesi, çığlıklarında birini hissetme ve dokunma isteği hayatında daha önce hiç yapamadığı bir paradoks’al düşünceyi gösterir. Korku ve paranoyalarının etkisinde inşaa ettiği duvarı bu kez duygusal olarak onu etkileyip artık kırılgan hale getirmişti. Böylesi bir iki yüzlülük onu bir anti mesih yapıyor. Oysa mesihlerin altın kuralı “sana yapılmasını istemediğini sen başkasına yapma” kuralını çiğneyerek başkalarına yapmayacağını kendisi için ister. Hatta yarı mesih rolünü ironik olarak sürdürerek dinleyicilere “ışığı gömmesine yardım” etmemelerini söyler. Bu İncildeki bazı İsa’yı dünyanın ışığı olarak niteleyen veya çiçeklere altındakilere ışığını yansıtmasını öğütleyen bölümlerde anlatılmıştır. Bu anlamlardan kendisine mesih gözüyle baktığını düşündürür. Herhangi dini bir gönderme olmasa bile, ışık yukarıdaki bölüm ve ayetlerde aynı anlamda ve tüm dünya edebiyatında olduğu gibi gerçeğin benzetmesi olarak kullanılmıştır. Pink özel olarak “ışık” ile neyi kast ettiğini açıklamadığı için (kişilik ışığı veya insanların bağlılıklarının ışığı) böylesi uzun süre sefil şekilde yaşayışıyle körleşen birinin Gerçek/Işık ile anlatmak istediğinin ne olduğunu anlamak zordur. İyimser bir düşünceyle ironik olduğunu ve kendi duvarının gölgesinde gittiği yolun yanlışlığını fark ettiğini söylenebilir. Benzer şekilde kahramanımızın bir görüşüne göre Pink’in birisinden “taşıyacağı taş” için yardım istemesi HeyYou4(Sisifos antik Yunan efsanesinden bu yana ezici yük’ün popüler sembolü) iki yüzlü bir dar görüş veya içten bir istek olup olmadığı tartışılabilinir.

Gitar solo başlamadan önce, Pink isimsiz dinleyiciye (belki karısı, belki odasının dışındaki dünya belki de bize) “kalbini aç, eve geliyorum” isteğini söyler. Bu bir kez daha kendisinin yapamadığını duvarının dışındakilerden isteyişidir. Daha sonraki “the Trial,” de Pink’in annesi onu terketmekle suçlarken, karısı içine kapanıp “kendi yoluna gitmekle” suçlar. Pink o güne kadar önemsemediği şekilde insanların ona kalplerini açmasını özler, evine dönmeyi özler. Önceki gibi sözler bir pişmanlık veya bir egoizm olarak yorumlanabilir. Yani belki de Pink çocukluğundaki gibi annesinin koruyup kollamasını, belki de karısının yanına dönmeyi özlüyordur. Bu sözlerin bir başka yorumu da “evi” bir ışık metaforu olarak düşünerek Pink’in herşeyin başladığı yere, çocukluğuna geri dönüp tüm yanlışlarını düzeltecek şekilde baştan başlama isteği olabilir. Bu şekilde okumanın temeli insanın sadece geçmişinden ders alarak ilerleyebileceği fikridir. Pink’e göre ise ilerlemek için önce gerilemeli, olayları ve insanları anlamalı, en önemlisi de duvarınıın arkasında kalmasına neden olan kararları gözden geçirmelidir.

Onun bu orjin’e geri dönüş isteğine gitar önceki sololarda Pink’in kendini arayışında yaşadığı duygusal patlamalarını hatırlatan bir solo içe cevap verir. “Another Brick in the Wall Part 2” veya “Mother,” da olduğu gibi gitar “Hey You” da da Pink’in dünyadan ayrılışının öfkeli bir yansımasıdır. Aynı derecede önemli ritim gitar ise arka planda “In The Flesh?”in müzikal temasını çalmaktadır. Bu albümdeki pek çok şarkıda tekrarlanır. Gitar solonun Pink’in kendini arayışını hissettirdiği gibi, ritm gitar da albümün başındaki müzikal temayı çalarak hayatının başlangıcına dönüş çabasını yansıtmak istemiş olabilir. Öte yandan -tuğlalarının yaratılışı sırasında bir şekilde kullanılan – üç notalık ritm duvarın kendisini temsil ediyor da olabilir.

Roger Waters şarkıya girdiğinde parçanın tonu değişir. Kesin olarak söylemesi zor ama şarkının bridge – köprü kısmında devreye girmesi dinleyenler için anlatıcının, hayatın yada Pink’in kafasındaki bir başka ses olarak görünebilir. HeyYou5Hangi karakter olursa olsun, Waters’ın söylediği bölümde Pink’in duvarını “too high – çok yüksek” olarak nitelendirerek dışından birinin ona yardım edebilmesi umudunun “only fantasy – sadece bir fantazi” tanımlamasıyla alaycı bir şekilde şarkıyı (bir açıdan da o an’a kadar olan hikayeyi) özetler. Duvar içeridekini içeride, dışarıdakini dışarıda tutarak görevini yapmakta netice olarak da “solucanlar beynini yemektedirler”. Şu ana kadar “Another Brick In The Wall Part 3,” film analizinde bahsetmiş olduğumuz gibi “Hey You” da solucanlar sözel olarak albümde ilk kez tanıtılırlar. Roger Waters 1979’daki söyleşisinde solucanları en iyi olarak “çürümenin sembolü olarak’ kullandığını söylemiştir. Metaforik ölüme yol açan (“Goodbye Cruel World”) İzolasyonlar fiziksel, zihinsel, ruhsal ve duygusal hemen her aşamada kendini gösterir. Pek çok açıdan solucan sembolüyle duvar daha genişlemiş tuğla baskısındaki herşeyi çürütmektedir. Parçanın üçüncü bölümünde vızıldama sesi ile Pink’in çürümesini ile beslenen kurt yığınları üzerine etkileyici bir gitar rifi eklenir.

Şimdi artık dinleyici Pink’in bu seslenişlerinin “bir fantazi” olduğunu bilmesine rağmen, Pink artık ilk iki kıtada olduğu gibi bilinçsizce “dokunmak” veya “hissetmek” değil artık “yardım dilemeye” başlar. Burada ilginç olan kendini Hayat/ Anlatıcı/ Kendinizin yerine koyarak anlatan Waters rolünü değiştirerek şarkıyı Pink olarak bitirir. Albüm boyunca Gilmour ve Waters şarkıları değişerek okumuşlardı. Ancak “Hey You”da ise seslendirdikleri bir karakter veya bakış açısı haline geliyor. Örneğin “Mother” şarkısını ele alırsak, orada kendisini Pink olarak, Gilmour ise (en azından Pink’in hayalinde) Annedir. Veya daha sonraki “Comfortably Numb” şarkısında Waters doktor olarak konuşurken, Gilmour’u Pink olarak duyarız. Ancak burada Waters’ın geçiş bölümlerinde söylediği yerleri saymazsak her iki şarkıcı da aynı karakteri seslendirirler. Bunun nedeni pek belirgin olmamakla beraber albümdeki tüm karakterlerin zaten Pink’in hayalinin ürünü olmaları ve bundan dolayı albümü ve hikayesini toparlayan “Hey You” da her ne kadar çok sesle seslendirilmişse de tek bir bakış açısıyla anlatılmak istenmiş olabilir. Belki de bunun nedeni Gilmour’un yumuşak vokal stilinin Pink’in baştaki yakarmalarına, duvarın öte tarafından gelmeyen yardım karşısındaki ise Waters’ın yakarışlarına daha uygun düştüğünden olabilir. HeyYou7

Nihilist dürtüleriyle mücadele eden Pink, hedefi belirsiz olan dinleyicinin “bir umut olmadığını söylememesini – there’s no hope at all” isterken, sesindeki telaştan aslında durumun tam da bu olduğunu anlıyoruz. İroni üstüne ironi koyarak Pink sanki hayatının herhangi bir döneminde “birlikte olursak güçlüyüz, bölünürsek parçalanırız” yaklaşımını sergilemişcesine duvarının temel fikrini açıklar “birlikte olursak güçlüyüz, bölünürsek parçalanırız”. Parçanın son akoru üstünde eko yaparak tekrar eden “we fall – düşeriz” sözü boşlukta yankılanırken bu özdeyişinin yinelenmesiyle yalnız kalmak istemediğinin altını defalarca çizer. Ancak bu bize Pink’in bu son sözleriyle zihninde duvarın çöküşüne ait bir ışık olduğu şeklinde yorumlanabilir. “Biz” kelimesi genellikle insanlar için kullanılan bir söz olsa da burada bu tuğlaların kendileri için de uygulanabilir – bölünen (tuğlalar) düşer birlikte olanlar (insanlık) ayakta kalır. Esasen, Pink burada sorunun çözümü konusunda hatalıdır ve albümün sonuna kadar bunun gerçeğini fark edemeyecektir. Şu anda sadece kendine daha fazla zarar vemektedir.

(Aralarında benim de olduğum) bir grup Wall hayranı, “Hey You”‘nun albümdeki yerine veya dahil edilmesinden memnun değildi. İlk demolarda şarkı “Comfortably Numb”dan sonra yer alıyor, ikinci yarı “Is There Anybody Out There?” ile başlıyordu. Hatta Waters, prodüktör Bob Ezrin’in de şarkının üçüncü yüzde yer almasından hoşnut olmadığını söylüyor. “Bunu düşündüm ve bir kaç dakika sonra fark ettim ki “Hey You” konsept olarak her yere gidebiliyordu. Bu yüzden başı ile sonundaki teatral sahnelerin arasında olması, otel odasında ” Hey You” diye seslenen, dış dünya ile yeniden iletişim kurmaya çalışan adam fikri daha uygun göründü” diyor Waters. HeyYou9Bu fikir anlayışla karşılanabilir. Hatta müzikal olarak “Hey You”, “Is There Anybody Out There?” ile gayet uyumlu akmaktadır. Ancak Waters’ın yaklaşımına rağmen pek çok kişi şarkının yerinden memnun kalmamıştı. Dünyaya “Goodbye Cruel World,” ile izole olup veda etmiş bir kişinin birden “Hey You” ile hataları dahil herşeyin farkında oluşu, bazıları için hikayedeki bir açık olarak görünmüştü. Onun bu kişiliğindeki değişimi gösterecek ne bir gelişme ne bir tecrübe belirtisi vardı. Anlatımdaki bu karışıklık takip eden “Is There Anybody Out There?” şarkısında daha da ortaya çıkarak, “Hey You”dan sonra tekrar “Goodbye Cruel World” ile aynı havaya dönmüştür. Her ne kadar “orada biri var mı” diye sorsa da, hala paranoyak bir şekilde “Hey You”daki ironik bir feryat’dan çok uzaktadır. Basitçe söylemek gerekirse, tamamı üç dört şarkı içerisinde (“Another Brick 3” / “Goodbye Cruel World”) deki yoğun ilgisizlikten, bir çeşit kendinin farkına vardığı (“Hey You”) ardından da yine farklılaştığı / yalnızlaştığı (“Is There Anybody Out There” ve bir ölçüde de “Nobody Home) da farklılaşmıştır. Bunlar oldukça radikal karakter değişiklikleridir. Şüphesiz ki “Hey You” pek çok kişi için mevcut yerinde müzikal olarak pek uyumlu durmakta ancak bu ileri geri gidişlerdeki duygusal kopukluğun “Comfortably Numb”dan sonra yer almış olması halinde daha iyi işleyeceğini söylemektedir. (Bunlara ilaveten “standing in the aisles – geçitte ayakta duran” sözleri albümdeki 2. rock konseri ve sonrasındaki “Waiting for the Worms” boyunca çok daha anlam taşıyacağını söylememek olmaz.)

Bu konuyla benzer şekilde, “Hey You” filmin son aşamasında tamamen çıkartılmıştır. En azından The Wall filminin DVD ekstralarına konmuş olması, neden filmden çıkartıldığını anlamamız açısından sevindiricidir. Çoğunlukla her şarkıdaki video görüntüleri hikaye anlatımına kimi zaman gerçek kimi zaman sürrealist bir yöntemle Pink’in dağılan ruh halini anlatır. “Hey You” görüntülerinde ise bunlardan varsa da çok azdır ve ilk yılındaki bir film öğrencisinin film projesi gibi durmaktadır. HeyYou11

Sahne Pink’in duvarındaki tuğlalara Pink’i göstermeden başlar. Onu gördüğümüzde ise yarı çıplak şekilde çıkış için duvarı tırnakladığını görürüz. Yavaş bir kamera hareketiyle Pink’in konserinde yüzlerinde hiç birinin yüzlerinde bir ifade olmayan izleyicilerini gösterir. Sahnede Pink’i göremesek de seyirciye daha önce belirttiğimiz “koridorda ayakta duranlar” olarak yakarmakta olduğu izlenimi ediniriz. Daha sonra, panoromik çekimle 2. Dünya Savaşı filmlerinde gördüklerimize benzer bir seri boş revir yatakları devamında ise beyaz duvara dayanmış iki boş sandalyenin göründüğü uzun bir çekim yer alır. Pink yavaşça birinde hareketsizce belirir, kısa bir zaman sonra ise çıplak haldeki karısı ikinci sandalyede belirir. Yavaşça hareketsiz duran kocasına dönüp bakar. Sandalyeler duvarın iki tarafına eşit uzaklıkta ayna görünümünde yerleştirilmişer. Karısına da dünyayla olduğu kadar uzaktır. Önceki sahnelerde Pink’i kadın’a düşman haliyle göstermişlerdi (aldatan, herkesle yatan vs) karısının “Hey You” daki çıplak haliyle bu sahne de onlardan biridir. Kadının sandalyedeki görüntüsü silinirken Pink’in söylediği söz “eve geliyorum” olur ve sahneyi bir araba patlaması izler. Buradan itibaren, gitar solosuna pek çok kavga ve kargaşa sahnesi eşlik eder. Neredeyse tüm film boyunca çeşitli şekillerde Pink’in içindeki duygusal savaşı yansıtan, tam techizatla donatılmış polisle çatışan dazlakların araba devirmesi, Molotof kokteyl’i atmaları gibi görüntüler ekrana getirilir.

Anlatıcının söylediği Pink’in çok büyüyen duvarı ile sahne gömülmekte olan bir kabin içerisinde (muhtemelen) Pink’in tırmalayan ellerine oradan da beynini yiyen metaforik solucanlar ile kaynayan kurtçukların yakın çekimini yapar. 1971 yılı savaş karşıtı filmi Johnny Got His Gun‘i hatırlatan bir görsellikle Pink’i daha önce gösterilen hastanenin yanında kafasına bağlanmış elektrodlarla görürüz. Aynen “Another Brick in the Wall, Part 3” montajında olduğu gibi pek çok görüntüler daha önce de görülen kavgalarda oluşan alevler üzerine karısının çığlığı eklenerek oluşturulur. Yürüyen polis barikatı (yine daha önce HeyYou12“Another Brick, Part 3″de kullanılan) karışıklığın çıkardığı ateş üzerine eklenirken bir başka grup isyancıların”Another Brick In the Wall, Part 2″de sıralar ve eşyalarla oluşturulanbenzer bir barikatın üzerinden polisin üzerine yanıcı maddeler atar. Duvar kendisi gibi, Pink’in zihnindeki hayali ayaklanmalar, çocukluktan oluşan basit anarşi fantezileri artık neredeyse tam teşekküllü bir savaşa dönüşür. Son olarak, yavaş yavaş yürüyen polis grubu görüntüleri şarkının başında Pink’in duvarda çıkış aradığı görüntülere değişir.

Şarkı başladığı yerde bitmişken, kullanılan tüm görüntüler ya konu dışıdır ya da “Another Brick in the Wall, Part 3” gibi şarkılarda çok daha iyi şekilde kullanılmıştır. Bu açıdan “Hey You”nun film dışında bırakılması doğal bir seçenek oluyor. Anlatım akışına veya izleyicinin Pink ile ilgili görüşlerine herhangi bir katkı yapmamaktadır. “Is There Anybody Out There?” şarkısı gösteriyor ki Pink “Goodbye Cruel World” ile bıraktığımız duvarına karşı aynı sembolik duruşuna devam etmektedir. Çatışma görüntüleri Pink’in zihnindeki bölünmenin ipuçlarını verirken (onun ileride”The Trial” ile daha rasyonal hale dönüşecek hali ile daha önce “One of My Turns” de gördüğümüz isyancı tarafları arasındaki) bu sahneler daha önceki şarkılarda aynı konuların vurgulandığı konuları gereksiz olarak tekrarlamış olur. Benzer şekilde önemli olan solucan sembolizmi (albümde daha sonra daha öne çıkacak olan) yine aynı şekilde daha önce filmde sunulmuştu. Şarkının kendisi bugün bir klasik haline gelmişse de filmin bütünü açısından düşünüldüğünde yapılan çekimler için aynı şey söylenemez. Belki de bu yüzden ilk aşamada atılmasının sebebi Pink’in “Goodbye Cruel World” deki kendini gömüşü ile “Is There Anybody Out There?”deki kendisini soyutlamanın etkilerini yavaş yavaş anlaması arasındaki bağın anlaşılması için olmuş olabilir.

 

Is there anybody out there? – Orada Kimse Var mı?

[Roger Waters]

Orada kimse var mı?
Orada kimse var mı?
Orada kimse var mı?
Orada kimse var mı?

Kısaca Anlamı

Dışarıda birinin olup olmadığını soran Pink, genişleyen duvarının sonucu inzivasının sonuçlarını fark etmeye başlar.

Sözlerindeki basitlik sizi şaşırtmasın. “Is There Anybody Out There?” albüm ve filmdeki kadar düşündüren müzikal ve görsel bir yapıya sahiptir. Bu denli az enstrumanla, örneğin bir miktar ses efekti, tek bir sözün farklı tekrarı üzerine klasik gitar ve onun melodisine uygun mükemmel bir orkestra arajmanıyla bu denli etkileyici bir atmosfer yakalayabilmek nadiren olabilen birşeydir. Üç dakikadan az bir sürede altı kelime ve daha sonra olacak olan teatral anlatımla kontrast minimalist yapıyla Pink Floyd, Pink’in sürekli kırılan ruhunu, büyüyen duvarını ve devamındaki dünyadan kopuşunun yarattığı ciddi sonuçları fark edişini çok doğru bir şekilde aktarabilmiştir. AnybodyOutThere2

Dinleyiciler parçanın yerini nasıl yerleştirirse yerleştirsinler her iki durumda da Pink bu şarkıda yeni durumunun farkındadır. “Hey You”dan tekrarlayarak kalan “…we fall-düşeriz” sözlerinin yankısı, trafik ve Pink’in televizyonundan kalan seslerine ilaveten synthesizer’in kalın seslerdeki yankıs devam etmektedir. 2. Dünya Savaşı film sesleri yerine şarkı Pink’in izlediği 1967 yapımı Gunsmoke western serisinin Fandango bölümüne döner. Tesadüfen (veya bilinçli olarak) tv.com özetine göre özel olarak o bölümde dizinin kahramanın suçluyu adalet önüne çıkartma çabasına karşın bir çiftlik sahibinin engel oluşu anlatılır. Bu belki hikayeyi Pink’in durumu ile bölümün hikayesi arasında benzerlik kurmak için çekiştirme gibi duracak olsa da Waters o bölümü belki de adaletten kaçılamayacağı temasını vurgulamak için seçmiş olabilir. AnybodyOutThere12

TV seslerinin üzerine binen synth’in bas tonları Pink’in önündeki duvar’ı andırır. Tek başına söze giren Waters’a cümlenin soru kısmı (“…out there – orada?”) bölümünde koronun eklenmesi, işitsel olarak “Hey You”daki düet okunuşu ile Pink’in duvarının gölgesindeki zihninin, kişilik bölünmesini anımsatır. Soruyu her tekrar edişinde vurgusu, tonlaması ve nüansı farklıdır. İlk olarak sanki karşısındaki tuğlaların geçirgenliğini test ediyor gibidir. Synthesizer’den çıkan siren kafasında bir alarm hissi verirken su damlamasına benzeyen çınlama sesi ise içinde bulunduğu boşluğu düşündürür. Cevap almadan sorduğu ikinci defası bu kez aceleci, endişeli ve Pink’in bölünmüş zihnine uyarlanabilen, ürpertici çığlık ile kahkaha arasında gidip gelen bir tondadır. Üçüncü tekrarda ise Pink “out there” demeden önce bir duraksar. Bu dışarıdaki birini fark etmenin ihtimali olabileceğini vurgulayabileceği gibi, kendi izolasyonunu da vurguluyor olabilir. “Hey You”da duyduğumuz kurtçukları simgeleyen vızıldamayı, Pink’in zihinsel çöküşünün her yönden gerçekleştiğini düşündüren sağ ve sol hoperlörde duyarız. Nihayet son kez kabaran kurtçukların vızıldaması, acı içinde çığlıklar ve kahkahalar arasında Pink’in son söyleyişindeki vurgular, artık herhangi bir anlam ifade etmeden durumundan tamamen bezgin halini yansıtır. AnybodyOutThere9

Aynı şekilde, daha önce Pink’in duygusal patlamaları ve kişilik ifadeleri David Gilmour’un gitar sololarında müzikal olarak tasvir edilir gibiydi. Ancak bu kez “Is There Anybody Out There?”deki şarkının ikinci yarısında, sakin, tek klasik gitar ile çalınış, onun girilemez kalesini gayet güzel özetlemektedir. Yine 1979 yılındaki söyleşisinde Waters, şarkıyı bir “ruh hali” olarak açıklar. Orkestra tarafından desteklenen tek klasik gitar’ın yarattığı atmosfer, kendi iç gözleminin ipuçlarını verir. Dışarıdan cevap gelmeyişi ve çatlaksız tuğlalar ile albümün ikinci yarısından itibaren sıklıkla yaptığı gibi kendi ruh halinin içine dönmekten başka bir seçimi yoktur.

Şarkı başladığı gibi trafik ve ordu ile alakalı bir komedi dizisi olan Gomer Pyle, U.S.M.C. sesleriyle biter. Çavuş Carter’in sözlerinde yapılan düzenleme, kendisiyle bir çocuğun çıkardığı sese benzer çığlıklarla içsel bir savaş yaşadığını düşündürür. AnybodyOutThere10Ancak şimdiki halinin bağırışıyla dialog kesilir “Shut up! I got a little black book with me poems in it! – Kapa çeneni! Şiirlerle dolu küçük kara kaplı defterim var!”

Metaforik duvardaki bir süre sembolik tırmalamalardan sonra, Waters’in da DVD yorumunda söylediği gibi sahne Pink’in otel odasında yıkıntılardan kalanlara geçiş yapar. Döküntü ve parçalardan karmaşık tasarımlar yapılmıştır. Filmdeki tüm sahnelerden farklı olarak burada Pink yapmaya çalıştığı şey ile izleyiciyi şaşırtıp merakta bırakmaktadır. DVD yorumunda Gerald Scarfe, sahnenin, film hakkında konuşurken “aklını yitirdiğinde ne yaparsın” diye konuşurken oluştuğunu söyler. Gerçekten de “normal biri için” bile (o normal gerçekte her kim ise) geçerli olabilecek, bulutlarda şekil arama, rock şarkılarını tersten dinlediğinde mesaj yakalama, mürekkep lekelerinde fark edilebilir şekil arama veya bulanık, fotoğraflarda hayalet arama gibi davranışlar psikolojik bir saplantı olan Pareidolia – Sanrılar’a tekabül etmektedir. Bu tesadüfi yaratış ihtiyacı daha çok çeşitli nevroz hastalarının zihninde artık gösterir. Pek çok şizofren çevrelerindeki dünyada desen örnekleri “sezinler”. Benzer şekilde, pek çoğu kendi dünya algılarını kaotik yaşamlarının içine sokarlar, ki o yapıyı sadece kendileri algılayabilirler. Buna karşın yine de hayatlarını normal şekilde sürdürebileceklerine inanırlar. DVD yorumlarından bir cümle daha eklersek herhangi bir anlam çıkartılamadığında”kaos anlamlı hale getirmeye çalışılır”AnybodyOutThere11. Yine aynı şekilde, Pink’in organize takıntısı onun asi ve pasif çift kişiliğinin yansımasıdır. Çatışmacılar gibi olan bir yarısı (asi yanı “etrafımda silahlara ihtiyacım yok” derken) öfke nöbetinde otel odasını parçalar; buna karşın ortamda düzeni sağlamak isteyen bir polis gibi diğer tarafı (annesi ve öğretmenleri tarafından öğretilen) ileri çıkar ve yıkıntılardan sistemli bir organizasyon yapmaya çalışır.

Ancak Pink’in içindeki bu karşıt iki kutup birbiriyle çatışmaya devam edemez. Son notanın bitişinden sonra sahne Pink’in banyo’da kendini traş ettiği sahneye geçer. Yüzünü bitirdikten sonra, traş kremini göğsüne sürer ve göğüs kıllarını traş eder. Kanattığı göğüsünden akan kan damlalarına karşı tepkisizdir. Traş bıçağını açarak jileti ikiye ayırır. Ardından lavaboya damlayan kan damlalarını görürüz. Puslu cam kapının arkasına kendini yaslayan halini gördükten sonra Pink kapıyı açarak yeni görüntüsüyle ortaya çıkar. Bu yeni haliyle banyodan (bir başka metaforik rahim) saçsız çıkışı, izolasyonunun bitişinin ardından yeni bir doğuşu simgelemekte. Bu Pink’in çatışan taraflarının (kavgacı / düzenci) birleşimiyle yeniden doğuşu olmakla birlikte bu yeni ikinci kişiliği çok daha korkutucu bir canavar olacaktır.

Bu sahnedeki meşhur traş bölümüyle ilgili olarak gerçek bir hikayeyi aktarmak gerekirse (şarkıyla pek alakalı olmasa da) uyuşturucu müptelası yetişkin Pink grubun orjinal lideridir. AnybodyOutThere61975 Haziran’ında grup üyeleri Wish You Were Here albümünü kaydederken arkada sakince oturan bir kişiyi fark ederler. Onlar çalışırken o kişinin, yıllar önce düzensiz davranışları ve uyuşturucu bağımlığı nedeniyle gruptan çıkarttıkları, geçen yedi yılın büyük bölümünü inzivada geçiren, eski lider şarkıcıları, şarkı yazarları Syd Barrett olduğunu fark ederler. Onca yıl sonra kendisi için yapmakta oldukları “Shine On You Crazy Diamond,” şarkısının kaydı sırasında çalışırlarken tesadüfen çıka gelmiştir. Grup tarafından tanınması uzun sürer çünkü çok kilo almış, kaşları dahil saçlarını kazımıştır. Klavyeci Rick Wright daha sonra verdiği bir söyleşide: “Stüdyo’nun arkasında oturan birini gördüm… ve onu fark etmedim. Dedim ki, ‘Kim o arkanızda oturan?’ ‘O Syd idi’. Yıkıldım, inanamadım… saçlarını tıraş etmiş…. yani kaşları dahil herşeyi… atlayıp zıplıyordu, dişlerini fırçalıyordu… berbattı…. Roger [Waters] ağlıyordu, ve sanırım ben de ağladım. Tam bir şok ediciydi…. yedi yıl hiç iletişimimiz olmadı ve derken o özel şarkıyı yaparken çıka geldi. Bilmiyorum, karma mı, tesadüf mü?, kader mi? Kim bilir? … Fakat çok çok çok etkileyiciydi.” Bir takım tuhaf davranışlardan ve gruba çalıştıkları şarkının “biraz eski” durduğunu söyledikten sonra stüdyodan yürüyerek uzaklaştı. Bu grup üyelerinin orjinal solistlerini son görüşleriydi.

AnybodyOutThere7The Wall’da tasvir edilen kaşları traşlı kahramanın Barrett’den esinlenilmiş olduğu yadsınmaz bir gerçektir. Hiç kuşkusuz Syd, Waters’ın kafasında Pink olarak yarattığı acılı geçmiş’i olan, (gerçekte o on altı yaşındayken babası savaş yerine kanser’den ölmüştü) onu toplumdan soyutlayarak zihinsel çöküşe götürecek psikotrop ilaçlar kullanan rock yıldızıdır. Ancak benzerlikler Barrett’in belirsizliğinin içine çekilmesiyle sonuçlansa da, Pink’in metamorfozu onu yeni, sanrısal boyutlara (daha doğrusu, çöküşlere) sevkeder. Onun anti ilah kanı ve keskin (örneğin şiddet yanlısı) jiletinden Diktatörel bir Pink oluşur. İfadesiz bakışlar, kaşsız hali ile uzaylı görüntüsü, sembolik hareketleri onu bu şekilde yanlız bırakan dünyadan ve onu gerçeğe bağlayan insanlıktan kopardı.

 

 

Nobody Home – Evde Kimse Yok

[Roger Waters]

Küçük siyah bir defterim var içinde şiirlerim
Bir çantam var, içinde diş fırçam ve tarağım
Uslu bir köpek olduğumda bazen kemik atarlar önüme
Lastik bantlarım var, ayakkabılarımı ayağımda tutan
Şişmiş morluklar ellerimde
On üç boktan kanallı TV’im var, istediğimi seçmem için
Elektirik ışığım var
Ve altıncı hissim var
Şaşırtıcı gözlem gücüm var
Ve bu nedenle biliyorum ki
Sana ulaşmayı denediğimde
Telefonla
Kimse olmayacak evde
Hendrix tarzı doğal permam var
Ve kaçınılmaz yanık gözenekleri
Baştan aşağı en sevdiğim saten gömleğimde
Nikotin lekeleri var parmaklarımda.
Gümüş bir kaşık var zincirimin ucunda
Büyük bir piyanom var cenaze levazımatım olarak
Çılgın bakışlı gözlerim var.
Uçmak için güçlü bir isteğim var
Fakat uçacak hiçbir yerim yok
Aaaah bebek ahizeyi elime aldığımda
Evde hala kimse yok
Bir çift Gohills (Genelde yoksulların giydiği kaba, kalitesiz bir ayakkabı markası) botum
Ve yok olup giden köklerim var.

Kısaca Anlamı

Kaldığı otel odasında karısı ve dış dünyaya artık ulaşamayacağını hisseden Pink, gerçekleşmeyen rüyalarını, sahip olduklarını ve yapabileceklerini listeler.

“Bir parçası [yardım arar], fakat diğer parçası yani bildiğiniz eller kollar…. onun çalışmasını sağlayan bölgeleri sadece oturup TV izlemekten başka birşey istemezNobodyHome1” diyor Roger Waters 1979 yılında söyleşi yaptığı Tommy Vance’e. “Nobody Home”‘da otel odasına kilitli, yardım bekler şekilde bir haldedir fakat bunu gerçekten isteyip istemediği veya nasıl elde edeceğine dair hiç bir fikri yoktur. Kırılgan, zihinsel ve fiziksel tepkisiz halde, zihninde aralarında karısının da yer aldığı yaşamındaki kayıpları ve buna karşın sahip olduğu ve ulaşabileceği şeylerin listesini yapmaya başlar.

“Nobody Home” de “Şehvetli Genç” olarak bildiğimiz naif seks düşkünü yıpranmış, müptela rock yıldızının bu piyasada başına ilk kez gelmektedir. Pink “Young Lust”da çılgınca arzuları, tensel zevkler dünyasına bir geçişi, onu takip eden “Nobody home” da ise depresif çıkmazların varlığının boş ve anlamsızlığını fark edişini anlatır. Kendisini tanımlamakta yararlandığı her farklı şey -sahip olduğu maddesel şeyler , uyuşturucular ve şöhret – kişisel anlam ifade etmekten yoksun sadece boş ve sahne malzemeleridirler…ki bu gerçekler yavaş yavaş “Nobody Home” boyunca ve de ayrıca albümün ikinci yarısında Pink’in önünde belirirler.

NobodyHome2“Nobody Home”da anlatılanlar ve duygular nihilizm ile iyimserlik arasında gidip gelir hatta zaman zaman mizahi gönderilere bile sahiptir. Bunun sonucu olarak çığrından çıkmış bir zihin, çeşitli bilinç halleri arasında geçişler, herhangi bir halde uzun süre bulunamama veya kişisel psikolojisi ve hatta “eve dönüş hariç” her fikri kabul eder haldedir. Şarkı her ne kadar Waters ile uyumlu gözükse de yavaş piyano akorları yüzeydeki yumuşaklığının altında ayrılığı hissettirir. Bu uyumsuzluk sıradanlıkla sanatsal bir uyum içindedir. Örneğin. ilk iki dizeyi ele alalım. Pink sahip olduklarına, şiirlerle dolu “küçük kara kitap – little black book” (muhtemelen “the Happiest Days of Our Lives” de öğretmeni tarafından aşağılandı şiir kitabı) ile başlar. Ardından içinde diş fırçası ve tarak bulunan tuvalet çantası ile devam eder. Bundan sonra şarkı hayali olanlar ve sıradan eşyalar arasında devam eder. Kimi yüksek sanatsal gönderimlere karşı (şiir kitabı, büyük piyano, ikinci görüş) kimi son derece sıradan (13 kanallı TV, elektrik ışıkları, nikotin lekeleri gibi) günlük eşyalardır.

Pink’in devam eden listesi onun parçalanmış beklentileri ile gerçek arasında çarpışır. Bu sözlerle kastettiği sadece “siyah küçük kitabı – little black book” şiirleri ile tuvalet çantasındaki sıradan objeler değil, kitabın temsil ettiği kar ve ögvü/kritik temelli tüm yaratıcılığa dayanan endüstrilerdir. “When I’m a good dog they sometimes throw me a bone in, – Ben iyi bir köpek olduğumda bazen önüme kemik atarlar” diyen Pink, sahibini mutlu ettiği için ödüllendirilen bir hayvan gibi hissetmektedir. Buradan ödüllendirenlerden “onlar” diye bahsederken kastettiği kişi ve kurumlar Pink’in plak firması (kemik olarak yüksek satışlar sonrası verecekleri paralar) olabileceği gibi, hayranları (iyi performansı sonunda alacağı övgüler) veya genel olarak hayat ve onun iyi davranışlar için karmik kavramları, kötü davranışlar için cezalandırılma anlayışı kastedilir. NobodyHome3Pink için, gerçek başarı kişisel yaratıcılıktır fakat gerçek ise çok basit nerdeyse hayvansal şekilde performans/satış/davranış’ı ödüllendirme sistemidir.

Bu rüyaya karşı gerçeklik fikri ilk olarak Pink’in söylediği piyano ve orkestra ile desteklenen “I have strong urge to fly – Uçmak için güçlü bir isteğim var” sözü ile yükselirken daha sonra “I have no where to fly to – Uçacak bir yerim yok” sözüyle inişe geçer. Bir başka deyişle, onun özgürlük için çırpınan ruhu bunu hem kendi duvarına bağlı kaldığından, hem de gerçek bir eve veya sevdiğine sahip olmadığı için gerçekleşetiremiyor. Yetişkin olarak hayatını şöhretin belirsiz kazançlarıyla gerçirmiş, onu bir yere ve gerçek hayata bağlayacak (aile, aşk, kişisel bağlantılar gibi) ilişkileri kuramamıştır. Sonuç olarak, onun tek evi gecesini geçirdiği otel odası ve hayatı boyunca o güne kadar sahip olduğu küçük, basit, önemsiz şeylerin listesidir.

Sonuç olarak “Nobody Home”daki Pink’i düşünecek olursak kendini sağdan soldan toparlanmış, gerçek hayatından kişileri kurgulayarak kolajladığı, pasif duygulara sahip biri olarak hissetmektedir. En çok da Pink Floyd’un daha önceki analizlerde bahsettiğimiz ilk lideri Syd Barrett’in gerçek hayatta yaşadığı zihinsel çöküşü temel almaktadır. Devamında “Nobody Home” da Waters’ın sözünü ettiği “Hendrix perm” 1970’lerin rock yıldızlarının yaptırdığı özellikle de Barrett’in Pink Floyd’dan ayrılmasına yakın çektirdikleri fotoğraflar ve “Jugband Blues” videosundaki gibi çeşitli defalar görülen kabartılmış saçlarıdır. Bu görüntüler daha sonra uyuşturucuyla ilişkilendirmek istenilen uydurma Floyd yazılarında kullanılmıştır. Bazılarının söylediğine göre Syd sahneye çıkmadan önce Mandrax gibi barbitüratları (uyku ilaçlarını) saç pomatlarına karıştırıyordu. Sıcak sahne ışığı altında eriyen karışım konser ilerledikçe sinir sisteminin çalışmasını engelleyen ilacın etkisini vücuda yayıyor, sahnede dengesini yitirmesine neden oluyordu. Benzer şekilde, “wild, staring eyes – vahşi bakan gözler” sözü ile Syd’in yarı delirmiş bakışlarının ironisi yapılıyor, “Shine On You Crazy Diamond” daki unutulmaz tasvir “black holes in the sky – uzaydaki kara delikler gibi” sözüne gönderme yapılıyordu. Bazıları “inevitable pinhole burns – kaçınılmaz yanık gözenekleri” sözlerinin Syd’in zihinsel katatonik çöküntü halindeyken giysilerinde farkında olmadan oluşturduğu sigara yanıkları olduğunu söyler. 2009 yılında Mojo dergisine verdiği söyleşide, Waters “o saten giysi bana aitti hala ondaki delikleri görebiliyorum” dedi. Waters’ın Syd’e ait olduğunu söylediği listedeki diğer Syd eşyaları yeşil “bir çift Gohills boots” 60ların moda olan bağcık yerine elastik yapışkanlı İngiliz ayakkabılarıydı. (“I’ve got elastic bands keeping my shoes on – Lastik bantlarım var, ayakkabılarımı ayağımda tutan”).

Şarkı boyunca yatar haldeki uyuşukluk Syd’e ait Pink’in zihinsel çöküşüne referanstır. “Silver spoon on a chain – Zincir’in ucundaki gümüş kaşık” albümdeki sıvı halde enjekte edilmesiyle özellikle 70ler ve 80lerde popüler olan uyuşturucularla ilgili en kuvvetli doğrudan anlatımdır. Sözler ayrıca Pink’in sağlığındaki bozukluğa ironik gönderme yapan (sağlıklı ve seçkin doğanlara ağzında gümüş kaşıkla doğmuş denir) ikinci bir anlam da içermektedir. Pink’in “swollen hand blues – Şişmiş morluklar ellerimde” sözleri eroin kullanıcılarının ellerinde oluşan fiziki şişlikleri çağrıştırdığı gibi halisinasyonla gözlerde canlanan görüntüyü de tasvir etmiş olur. “Silver spoon – gümüş kaşık”da olduğu gibi çifte anlam içerir ve Pink’in daha sonra (Comfortably Numb’da hatırlayacağı) çocukluğu ile ilgili “my hands felt just like two balloon – ellerim sanki iki balon” diye anlattığı satırların hazırlığını yapar. Dahası, hem bu uyuşturucu referansı hem de bu “şişmiş morluklar ellerimde” ile geçmişe dönüşleri, daha önce içinde yaşattığı birbirleriyle tamamen farklı karakteri de yeniden gösterir: hastalığa yakalanmış genç Pink’in masumiyeti ile uyuşturucu etkisinde, askeri temalı komedi dizisi Gomer Pyle, U.S.M.C. ve 1969 2. Dünya Savaşı filmi Battle of Britain izleyerek hayatındaki kayıpları zihninde listelemeye çalışan yetişkin Pink’in çelişkisi çok açıktır. NobodyHome5

Şu ana kadar, şarkı üzerindeki açıklamalar daha çok sanatsal özlemlerin şekilleri ile gerçekliğin uyumsuzluğunu göstermeye çalışıyordu. Fakat nakarat ve devamında gelen tekrarlarda “telefonu açtığımda” diyen Pink kimdi? İlk bakışta doğal olarak bunun Pink’in albüm boyunca ulaşmak istediği tek kişi olarak beliren karısına söyleyebileceğini tahmin edebiliriz. Son defa onu aradığında “başka bir adam” cevap vermişti ve bu Pink’in karısının onu aldattığına karar vermesine neden olmuştu. Her ne kadar (filmde Mother) albümde “Young Lust”un sonunda tekrar bunu deneyip denemediği bilinmese de, onunla doğrudan ve mecazi olarak kontak kurma denemelerinin sonunda “evde kimse yok” diyecek kadar kadının telefonlarına cevap vermediğini anlıyoruz.

Yukarıdaki açıklama şarkının başlığı ve nakaratının ne kadar önemli olduğunu anlatan bir açıklama ise de tek başına yeterli değildir. “Nobody home” tanımı İngiliz edebiyatında oldukça popüler bir deyimdir ve birinin zihnen orada olmadığını anlatır. Örneğin konuşmalara önem vermeyen veya hayalperestlerin “evde olmadıkları”söylenir. Kısaca NobodyHome6fiziki olarak orada olmalarına rağmen boş bakışlarla kendilerini ele veren zihinleri başka yerde olanlar kastedilmektedir. Deyim Pink ile karısı arasındaki kopukluğu tanımlarken, ifade aynı zamanda Pink’in zihinsel olarak “evde” olmayarak kontak kurulamayacak dolayısıyla zihinsel dengesizliğini tarif ederken, daha da ileri giderek cinnet çağrışımları yapmaktadır. Kafasındaki ironik boşluğa rağmen mantıklı bir bölümün çalışmasıyla yaşamında izole olmasına rağmen, doğan boşlukları anlamsız listeler, hüzünlerle doldurmaya çalışıyordu. Zihninin bu çalışan kısmı aklının yitişini fark edebilecek gibi duruyor. “Fading roots – solan kökleri” bundan dolayı gerçeğe tutunmaya çalışmaktadır. Her ne kadar kendi deliliğinin farkında olan biri fikri tezat gibi görünse de (neticede, deliliğin tanımı aklın ve bilinçli düşüncenin tamamen terk edilmesi anlamına da gelmez) Pink’in sonradan “The Trial”de daha güzel dile getireceği “deli, gökkuşağının üstünde, ben bir deliyim” sözlerindeki bunama halinden farklı değildir. O delirme aşamasında olsa da, onun bir bölümü hala mantıklı düşünerek kandırılmış olduğunu fark eder ve o yanı gerçeğin ve geçmişinin “sönmekte olan köklerine” bağlanması gerektiğini düşündürür. En azından kısmen izolasyonun etkilerini kavramasıyla, ilk olarak “Hey You”da düşündüğü metoforik “eve dönüş” yolunda ilerleme kaydetme sağlıyordu. 1979 yılındaki söyleşisinde Waters Pink’in bir çeşit kontak kurmaya başladığı yerden ve etrafta olup biteni anlamaya başlamasıyla hazır olduğunu belirtti. Buna rağmen henüz kendi duvarının bazı tuğlalarının konuluşundaki sorumluluğunun farkında olmamasına rağmen, nerede yanlış yaptığını görme ihtiyacı hissetmekte ve eğer mümkünse bunu düzeltmek istemekteydi.

Kavramsal doğası gereği olan sahneler, “Nobody Home – Evde Kimse Yok”un açıklaması Pink’in aradığı daha önce bahsedilen ev nosyonu bir ruh halidir ve aslında gerçek kendisine ulaşamamaktadır.NobodyHome7 Sahne – aynı zamanda hem güzel hem de sinir bozucudur – zengin bir sinematografiye sahip ve belirgin sakinliğine karşın karmaşık sembollere sahiptir. Bunun yanında yumuşak melodisine karşın sözlerde uyumsuz derin iç duygular barındırmaktadır. Sahne Pink’in yeni traşladığı kaşlarıyla TVde The Dambusters filmini izlerken görürüz. Dört beş şarkı öncesinde, bu siyah-beyaz Dünya Savaşı film sayesinde canlanan anılar şiddetli bir etki yaratmış, Pink acı veren anılardan kurtulmak istercesine uzaktan kumandanın tuşlarına kuvvetle basar olmuştu. Şimdi yine kanal değiştirerek unutmayı denerken sürekli The Dambusters filmine ve filmin düşündürdüklerine denk gelir. Şimdi artık içine dönmüş olmasına rağmen bilinç altı uzun süredir bastırılmış olan duygularının kolayca ortaya çıkmasına izin vermemektedir.
Önce uzun sahne Gerald Scarfe’ın “müzikal yabancılaşma manzarası” diye adlandırdığı görüntüye dönüşür. Pink’in yalnızlığı panaromik görüntüde çıplak ağaçlar ve ölü bitkiler şeklinde görsel olarak aktarılmasına rağmen, kendini savunma psikolojisi de aynı şekilde dikenli teller ve çapraz çekiçler (bir kez daha şiddet ve yıkım sembolü) olarak ön planda görünür. Kendi savaş meydanında yanlızdır, düşmandan korunaklı olduğu kadar sevdiklerinden de bir o kadar uzaktır. Kendini koltuğuna bırakmış haldeki Pink’in yetişkinliği yavaşça söner ve genç haliyle zihinsel olarak çocukluğuna döner. Pink’deki bu ikilik ve yaşamın kendisi genç Pink’i çıplak, savaş tarafından yıpranmış bir manzara da ön plana çıkartır. Çocuğun masumiyeti, acımasız yıkıma, ölü askerlere ve yaşam kalmayan siperlere karşıdır. NobodyHome8 Benzer şekilde zihninin metaforik karanlık ve bilinmeyen köşelerine hareketlenen genç Pink siperlerin içine doğru gidip karanlıkta kaybolur.

…derken onu ilk olarak “Hey You” klibinde gördüğümüz revir yataklarının ortasında görürüz. Üzerinde deli gömleği duran bir yatağın yanından geçen genç Pink yan odaya geçer ve orada elinde “küçük kara kitabını” tutan yaşlı halini arar. [Belki de bu “Empty Spaces” şarkısındaki ters kaydedilen sesli mesajda sözü edilen Old Pink’deki Funny Farm’dır, kimbilir?] Büyük halinin omzuna dokunan genç Pink bir anda onun delirmiş bakışlarını ve dengesizce gülüşünü görür, evet söze uygun olarak gerçekten evde kimse yoktur. Bir yoruma göre de, iki Pink’in buluşması bilinç altındaki deli halinin mantıklı tarafıyla ilk kez yüz yüze buluşması olarak düşünülür. Hayatının büyük çoğunluğunda, dünyada yaptığı yanlışlarla göz önünde olmuştur. Bu da onu yaşamın suçsuz bir mağduru haline sokmuştur. Ancak kısa bir süre için, kendisiyle yüz yüze gelir ve dünyanın değil de kendisinin dengesini yitirdiği gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştır. Sahnenin bir başka yorumu da genç masum Pink’in idealleri ile (Mother şarkısında söylenen gençlik rüyaları) şimdiki dünyada bunalmış olan kendisinin ilk buluşlasıdır. Masum ile tecrübelinin ve çocuksu saflığın daha sonra oluşan hali ile karşılaşacağındaki reaksiyondur. Çömelmiş ve delirmiş haliyle yalnızlık içindeki Pink ironik bir şekilde sorar “başkanlık için aday olmalı mıyım?”. NobodyHome9Ve sonra genç Pink korkuyla geri çekilir. Ya bilinç altında onun kendisi olduğunu anlar veya duvarını yıkmasını sağlayacak gerçeği bulamazsa ne hale gelebileceğinin korkusunu yaşar.

Muharebe alanında bir süre koştuktan sonra, Pink çamurlu bir siper boyunca yürür ve yığılmış ölü askerlere bakar. “The Thin Ice”deki sahne ile paralellik kurar bir şekilde Pink durup bir ölü askerin üstündeki battaniyeyi örter. Ancak geçmişine yer eden “The Thin Ice” da gördüğümüz Kraliyet Piyadeleri C Birliğinin geri kalanlarına olduğu gibi babasının nasıl öldüğünü hayal edip yeniden canlandırmayı bırakmıştır. Haç şeklinde yatan, pasif bir halde değildir artık. Savaş hem duvarının ilk tuğlasıydı hem de zihinine atılmış ilk bombaydı. Tüm duvarın verdiği hasarı düzeltmek için ilkinden başlamak gerekir ve bunun için şimdi ilk kez şimdi Pink “eve dönmektedir.”

Ölüm ve kişisel kayıpları anlatan duygusal sahnesiyle çok uyan The Dambusters bir kez daha ekrana gelir. Sahnede Alman barajlarına düzenlenen harekatta sahibi ölen köpeğin hava üs de sahibini arayayışı gösterilir. Tüm o koşuşturma içerisinde köpek bir subay’a gider ve kötü bir olayın başarılı bir sonuç verebileceğine işaret etmek ister. Kayıp sahibini arayan köpek gibi, Pink de babasından kalanlarla hayatını doldurmuş, tüm ömrünü babasının bıraktığı boşluğu dolduracak birini arayarak geçirmiştir. NobodyHome4Süpriz olmayan bir şekilde, it’s during this cinematic moment of searching and loss that Pink fully regresses into his past in an attempt to find himself. Genç Pink bir saniyeliğine kendi hareketsiz yetişkin haline bakar ve ardından boş bir ufka doğru koşmaya başlar. “The Thin Ice” da ufuktaki sisin içinde kaybolan askerler gibi, genç Pink de manzaradaki beyaz bir bulutun içinde kaybolur. Fakat metaforik olarak ölüme ve belirsizliğe giden askerlerden farklı olarak, Pink kendini yeniden keşfetme umuduyla bilinç altının sisi içinde kaybolmaktadır.

 

Vera

[Roger Waters]
Burada anımsayan var mı Vera Lynn’i?
Anımsayan var mı onun nasıl söylediğini
Tekrar karşılaştığımızı
Güneşli bir günde
Vera! Vera!
Ne oldu sana?
Burada başka kimse var mı
Senin hissettiklerini hiseden?

Kısaca Anlamı:

Gerçeklikten uzaklaştıkça, Pink yuva firkiyle ve kişisel köklerine dönme isteğiyle yanıp tutuşur, savaş ve kayıplarla parçalanmış bir ülkeye umut aşılamış İkinci dünya dönemi şarkıcısı Vera Lynn’i hatırlar.

Vera Lynn, 20 Mart 1917′de İngiltere Londra’da Vera Margret Welch olarak doğdu. Küçük yaştan beri şarkı söyleyen Dame Vera ilk solo albümünü 19 yaşında kaydetti ve yirmili yaşlarının ortalarında, yurt dışında hizmet eden İngiliz askerlerine umut dolu mesajlar gönderip şarkılar söylediği “Sincerely Yours” adlı radyo programıyla müttefik güçlerinin sevgilisi oldu. 1942′de Lynn, Ross parker ve Hugh Chareles tarafından yazılmış “We’ll Meet Again – Tekrar Buluşacağız” adlı şarkıyı kaydetti. Ertesi yıl ise aynı isimli filmde başrol oynadı.

Sevgi dolu kavuşma sahneleri vaadeden ve umut aşılayan mesajıyla şarkı, sevdiklerini geride bırakan askerler arasında olduğu kadar; sağ salim dönerler mi bilinmez, babalarını ve oğullarını savaşa gönderen aileler arasında da aniden popüler hale geldi. İkinci Dünya Savaşının en çok sevilen şarkısı kabul edilen “We’ll Meet Again” Byrds’den Barry Manilow’a kadar pek çok sanatçı tarafından yeniden yorumlandı. Stanley Kubrick’in eleştirel başyapıtı “Dr Strangelove”, diğer aduyla (Üzülmeyi Bırakıp Bombayı Sevişim) filminin son sahnesinde ironik ve zekice kullanıldı. Tüm bunlar Vera Lynn’e etkileyici bir kariyer ve 1975′te İngiliz İmparatorluğu Komutanlığının şeref rütbesini getirdi. Eylül 1009′da We’ll Meet Again” The Very Best of Vera Lynn albümüyle, İngiliz albüm listesinde birinci olan yaşayan en yaşlı (92 yaşında) sanatçı oldu.

Yine de sanatçının önemli kariyerine rağmen Pink, “Vera Lynn’ı hatırlayan var mı?” diyerek söze başlar. Dame Vera’nın onyıllar boyu halkın gözü önünde kaldığı, hatta 60larda ve 70lerde BBC’de çeşitli programlar sunduğu da göz önünde bulundurulursa, Pink’in sorusu herşeyden çok retorik, belki de sadece doğrudan doğruya herşeyden habersizce sorulmuş bir sorudur. Ne olursa olsun geçmişiyle bağlantı kurmaya kararlı Pink, kendisinin ve duvarının ilk tuğlalarının yaratıldığı bir çağın jenerasyonunun sesini hatırlar ve “How she said that we would meet again some sunny day – Anımsayan var mı onun nasıl söylediğini tekrar karşılaştığımızı, güneşli bir günde” sözüyle şarkıcının savaş zamanında yürek parçalayıcı derecede iyimser tekrar buluşma ifadesini ima eder. (Ross ve Parker’in şarkı sözleri şöyle:” Tekrar buluşacağız/ Ne zaman bilmiyorum/ Nerede bilmiyorum/ Fakat güneşli bir günde tekrar buluşacağımızı biliyorum/ Gülümsemeye devam et/ Her zaman yaptığın gibi/ Mavi gökyüzü kara bulutları alıp götürene dek/ o halde lütfen merhaba der misin?/ Tanıdığım insanlara/ Onlara dönmemin uzun sürmeyeceğini söyle / Benim gidişimi gördüğünü/ Bilmek onları mutlu edecek/ Bu şarkıyı söylüyordum / Tekrar buluşacağız / Ne zaman bilmiyorum / Nerede bilmiyorum / Fakat güneşli bir günde buluşacağımızı biliyorum. İlk başta; çoğunlukla nihilist bir tavrı olan Pink’in umut dolu bir mesaja, özellikle de mavi gökyüzünün kara bulutları alıp götüreceğine söz veren bir mesaja kulak vermesi, albümün daha önceki kısımlarında kendi masumiyetini simgeleyen mavi gökyüzüne elveda dediği için, karakterine ters bir dönüş yapmış gibi görünüyor. Hatta kişi onun soğuk savaş zamanında tek tük gün ışığı hizmetlerinden biri olduğunu önermeye meyledebilir, bu yüzden onun yeni hatırlanmış şarkısı Pink’e duvarıy arkasındaki en karanlık anlamı yaşarken, bir çeşit teselli sunuyor.

Pink’in kötümser doğasını düşünürsek, bir sonraki satırdaki “What has become of you – Sana ne oldu?”sorusunu, sahip olduğu iyimserliğin ipucu olarak görürler. Eğer durum buysa, soru kişi olarak gerçek Vera Lynn’ı veya savaş sonrası eve dönüş rüyası ve ulusal refahı hedeflemez. Bu tarz bir yorumla, Pink’in sorusu “Vera, söz verdiğin yeniden toplanmaya ne oldu? anlamına gelir. Savaşta aile üyelerini kaybeden sayısız aile için (Pink/Waters aileleri dahil) savaş sonrası rüyası boşuna bir umuttu. “In the Flesh?”deki Pink’in ilk dersini hatırlarsak, ilk şarkıdan sonra geçmişe dönerek bu umut ve hayal kırıklığı içeren temaya geri dönüşü ilginçtir. Pink’in gözünde, İngiltere’nin kendine güveniyle savaş dönemi öncesi eski gururlu günlerine döneceği şeklindeki Vera’nın şarkılarındaki yüreklendirmesi, boş bir sözdü. Pink’in ve ülkenin masumiyeti, Lynn’in geri döneceklerini vadetmesine rağmen dönemeyen sayısız kardeşin, evladın ve babanın ölümüyle lekelenmiştir. …en azından bu dünyada. Bu arada şunu da not etmek gerekir ki, bu şarkıyla ilgili “sunny day – güneşli günler“ sözündeki gibi ifade edilen cennetteki buluşmaya gönderme yapan sembolik öbür dünya için de uyarlanabilecek açıklamalar da vardır. Fakat genç Pink için, ve hatta büyüğü için de gençlik umutlarının uğradığı hayal kırıklığı çok yüksek boyutlardadır.

Ancak bir soraki şarkıda görüldüğü gibi buna karşı fikir de aynı oranda geçerlidir. “Sana ne oldu“ diye sorarken umutlarındaki boşluğu içinde hala bir umut beslediği için fazla suçluyor gibi değildir. Kendi yarattığı tuğlaların arasında sıkışan Pink, karanlığı aydınlatacak sevgiliden daha iyi bir şeyin özlemini çekmektedir. Hayatı boyunca bu duygusallığı reddettkten sonra, ortak ideal fikri tüm dünyadan izole olduktan sonra kulağa kötü gelmemektedir. Pink, “burada başka kimse benim gibi hissediyor mu? diye sorduğunda dinleyici belirsiz bir duygu ve herhangi bir duyguyla katılıyor gibi durabilir. Şimdi artık geçmiş olan o dönemin nosttaljisi, yeni umut dolu günler veya boşuna bir umudun soğuk gerçeği. Bütün bunlar dinleyicinin bir bütün olarak Vera’yı nasıl yorumladığına bağlı olacaktır. [Bölüm notu: Waters bu savaş sonrası dönemin umutlarını ve yıkımını bir sonraki Pink Floyd albümü The Final Cut’daki A Requiem To The Post-War Dream şarkısında inceleyecektir.]

Bu aynı beklenti ve üzüntü temaları “Vera”nın film sahnelerinde genç Pink’in savaştan dönen askerler arasında heyecanla babasını arayışı eklenerek detaylandırılmıştır. Hatırlanmalıdır ki savaş bittiğinde sadece iki yaşında olan Pink için bunlar gerçek anısı yerine zihninde canlanmakta olan olaylardır. Benzer şekilde, filmde yaşadığı sorunlar, ilk tuğla ve diğer umutsuzluk sahneleri tarihsel olarak çok da doğru sıralanmamıştır. Sinema diliyle konuşmak gerekirse “Vera”, daha ana karakteri tanımadan önce dinlediğimiz “the Little Boy That Santa Claus Forgot”dan sonra Pink’in kurtulmaya başlayışını işaret eder. Sahne Vera’nın “We’ll Meet Again” şarkısında sözü edilen ebeveynlerini kucaklayan oğulları, çocuklarını kucaklayan babaları tasvir eder. Herkes dönmüş, duaları gerçek olmuştur. Pink arkası dönük yalnız bir asker’i fark edip babası zanneder ancak yüzünü dönen asker babası değildir. O askerin de sevdiklerine kavuşmasıyla, babasının artık savaştan dönmeyeceğini fark eder. Genç çocuk neşeli kalabalıktan üzgün bir şekilde uzaklaşır. Bu sahnede mesaj kısa ve basittir, her şeye rağmen güçlüdürler. Pink’in [babasıyla] ‘güneşli bir günde tekrar buluşma’ arzusu yıkılır, yerine sadece acının baskın geleceğine inanan nihilist düşünce hakim olur.

Ve hepsi azap ve kasvet değildir. Şu ana kadar, neredeyse Pink’in tüm hatırladıkları bölünmüşlükleri dolayısıyla karşısındakine şiddet uygulayan, gerek çocuklarını ezip şiddet uygulayan gaddar hoca, seksolojik sembol olan çiçeklerin birbirlerinin boğazını yırtarak uyguladıkları veya önceki şarkıdaki gibi kendi içindeki mantıklıyla mantıksız arasındaki bölünmüş haliydi. Oysa “Vera”daki durağan görüntüler son derece toplumsaldı. Vatandaşlarını savaşa gönderen ulusalcılıktan çok uzak, Vera’nın söylediği aşk ve umut görüntüleriydi. Birleşen ailelerin tren platformundaki neşesine karşı yalnız Pink’in izole olmuş duruşu tam bir kontrast oluşturmasına karşın Pink’in yine de bir sosyal bilinç uyanışı göstermesi açısından önem taşıyordu. İlk defa şiddet ve ayrışma yerine bağ ve bir araya gelme hayaliydi gördüğü.
 

Bring The Boys Back Home – Çocukları Eve Döndürün

[Roger Waters ve koro]
Çocukları (askerleri) eve döndürün.
Çocukları eve döndürün.
Çocukları eve döndürün.
Çocukları kendi başlarına bırakmayın, hayır, hayır.
Çocukları eve döndürün.

Kısaca Açıklaması

Babasının ölümü gibi olaylar sonrası yaşadığı kişisel ve toplumsal çatışmaların neticesinde tüm savaşlardan askerlerin geri çekilmesi için bir slogan olarak açıklanabilir.

Roger Waters, 1979 yılında Tommy Vance’e albümü şarkı şarkı açıklarken, “Bring the Boys Back Home”u tüm albümün ana şarkısı olarak belirtti. Şarkının Pink’in hikayesi ile hatta yaşadıklarıyla doğrudan olmayan ilişkisi düşünülünce albümün baş yazarı tarafından böyle bir iddia ilk bakışta tuhaf gelebilir. Bazılarına göre savaş temalı “Boys”, “Goodbye Blue Sky” veya “Hey You”daki tarzı devam ettirerek baş karakterin kişisel bakış açısı yerine herşeyi bilen anlatıcının persfpektifinden anlatılmaktadır. Onlara göre, burada şarkı The Wall’un pek çok şarkısının ilham kaynağı 2. Dünya Savaşı dönemine uyduğu kadar Roger Waters’ın savaş karşıtı söylemine de uymaktadır. Bu okuyuş şekliyle Pink düşen son bomba ve sayılan son cesetten çok sonra bile bunun etkisinden kurtulamayan, savaş’ın kötü neticesinin bir örneği olarak gösterilir. Tüm olayın 70lerin sonuna doğru yaşandığını var sayarsak (rock şarkısıcı Pink’in hayatı), bu savaş yaratıcısı ve karakterinin aklından otuz yıl sonra bile çıkmayacak derecede etkileyici sonuçlara sahip olmuş bir savaştır. Mesaj açıktır: savaş, sosyal bölünmeler, toplumsal duvarlar, hepsi başlangıçtaki sebebin bile ötesinde tahmin edilemeyen sonuçlar doğurur. Mesaj, İncil’de babanın günahlarının çocuklara geçmesi gibi Waters’a göre de ‘bir jenerasyon’un günahları (burada hareketleri) bir sonraki jenerasyon’a sirayet etmekte’ olarak yorumlayabileceğimiz bir güncellemedir. Bu yüzden sözü kabul edilebilir yaptırmk için “çocukları evine döndürün” şeklinde bir çağrı “onları yalnız bırakmayın” çağrısından çok daha evrensel bir çağrıdır.

Ancak Waters’ın bahsetiğimiz söyleşisinde belirtiğine göre şarkıda basit bir savaş protestosundan fazlası vardır. “[‘Bring the Boys Back Home – Çocukları Geri Getirin’] bir açıdan insanların savaşa, ölüme gitmesine karşıydı ancak diğer taraftan da rock and roll’un engellenmesine, veya araba yapımına veya çorba satışına, biyolojik araştırmalarda yer alınmasına, yani genel olarak kişilerin normal olarak yapacağı şeyleri yaptırmamasına, onların günlük yaşantılarını yaşamalarına imkan tanımamasına ve bunu ‘neşeli çocuk’ oyunu haline getirip aile, arkadaş, eş, çocuk ve dostlardan önemli bir mesele edilmesine karşıydı. Bir başka deyişle, şarkı Pink’in – “What Shall We Do Now?” da uyarılan konularda – daha anlamlı aile, toplum ve insanlık gibi daha anlamlı konulardan ziyade hayatın yarattığı aşınmaların tehlikesinin farkına varmasıdır. Pink’in albümün ikinci yarısında buraya kadar olan yolculuğu metaforik eve dönüş anlatımı üzerineyken bu şarkıda bu konuya daha odaklanmıştır. Sözlerdeki ‘boys – oğlanlar’ artık sadece herhangi bir savaşta savaşan askerler üzerine değil, Pink ve içinde süren savaş ve onun sonlandırılıp köklerine dönüşü hakkındadır.

“Vera”nın analizinde – özellikle filmdeki görüntülerde – umutsuz halinin ikiye bölünmüş duygularından bahsetmiş ve savaş dönemi şarkıcısı sayesinde somutlaşan ortak özlem ortamındaki iyimserliği vurgulamıştık. Pink’in kendini aşarak sevdikleri savaşa giden başka insanların hayallerine ulaşabildiğini gözlemlemiştik. Şarkıda yapılan “Bring the Boys Back Home” daki çocuklara Pink’in kinayeli şekilde sorduğu “burada benim gibi hisseden başka biri var mı?” sorusu soruluyordu. Bu şarkıda ise dikkatli dinlendiğinde duyulabilecek Pink’i (canlandıran Waters’ın eşliğinde) güçlü bir koro ile bir eve dönüş metaforu işlenmektedir. Hatta şarkı biterken bile koronun içerisinde Pink’i çılgınca ‘ev’ diye seslenen Pink’i duyabiliriz ki bu tutku yakında yıkacağı duvardaki tuğlalarını temsil eden öğretmeni, ona takılan kızı, evini aradığında yanıt veren telefon operatörünün seslerinin arasında kaybolur. Kendisini inzivaya çekmesinin bir hata olduğunu anlamasına rağmen, duvarı artık kolayca yıkılabilecek gibi değildir, çok yükselmiştir. Geçmişinden kalan sesler kafasında bir döngü şeklinde dönmekte ilaveten üstüne (muhtemelen tur menejerinin) ona “Gitme zamanı” diyerek kapı çalışının sesleri eklenir. Bu yeni ses ile onu izole eden kapıdan odasına ona ulaşmak isteyen bir ses gelirken yakında onu oradan götürecek “orada olanlardan” habersiz olan Pink son defa sorar: “orada kimse var mı?.”

Şarkının vurguladığı çözüm mesajının altını çizmek için anlatımın kullanılmadığı “Bring The Boys Back Home”da, davulcuların sis’de birden beliriş görüntüsü, mükemmel bir sinematoğrafik giriştir. İstasyondaki herkes genç Pink’e dönerek hep bir ağızdan şarkıyı söyler. Kalabalığa karşı kendi yalnız adasında onları dinleyen Pink ise (albümdekinin tersine) tek bir kelime söylemez. Daha önce diğer askerlerle birlikte eve dönmeyen babası yüzünden kalabalığa yabancılaşan genç, şimdi artık fiziki olarak da yanlızlaşmış ve koroya katılmayarak daha da izole olmuştur. Duvara tepkisi ve bir parçasının da o koronun içinde yer aldığını bilmesine rağmen bu etkileyici sahne ya çözümü bildiği için ya da ne yapacağını bilmediğinden orada durup onlara sadece bakmakla yetinir.

Bando tekrar sis içinde kaybolurken, görüntüye bir grup asker’in çamurlu siperler arasından geri dönüşünü izleriz. Pink’in boş zihinsel manzarasına karşı, askerler savaşın yıkımını belirgin şekilde gösteren bir ortamdadırlar. Ve daha önce “the Thin Ice”da sis’de görünen askerlerden farklı olarak, bu kez birlikler öğlen güneşinin beyaz parlaklığında gitmektedirler. Edebiyatta beyaz’ın genel olarak gerçeklik olarak kullanıldığını hatırlarsak, askerler herşeyi tüketen mecazi ölümün dışına doğru, tek ses olmanın sıcaklığı ve tüm yaşamı bağlayan ortak insanlık gerçeğinin duvarları parçalayacağı gerçeğine göre ilerlemektedir. Sahne “Another Brick In the Wall Part 2″de, sıra sıra birlikte söyleyen okul çocuklarını hatırlatırlatması, insanlığın ortak bağları oluşunun ipuçlarını verir. Böyle bir sahne ayrıca Pink’in daha önceki kalben tam olarak hissetmediği “together we stand, divided we fall,” sözünü destekler.

Fakat çözümün inatla tekrarına karşın, şarkı Pink’in yalnız başına tren istasyonundaki bildik TV, lamba ve koltuğuna doğru yürür. TV karşısında oturduktan sonra görüntü otel odasındaki katatonik olarak aynı şekildeki oturuşuna atlar. Geçmişinden hatırladığı sesler kapısındaki seslerle karışır. Ve “orada kimsenin olup olmadığına” dair sorusu odasının kapısını kırarak açan menejeri ve görevliler tarafından cevabını bulur. Evet “orada” her ne kadar Pink’in aradığı kurtuluş’u sağlayabilecek olmasalar da birileri vardır. Onun zihinsel duvarını güçlendirmiş olan birileri.

Comfortably Numb – Keyifli Uyuşukluk

[Roger Waters]
Merhaba, İçerde kimse var mı?
Yalnızca başını salla beni duyabiliyorsan
Evde kimse var mı?
Hadi ama,
Duyuyorum kendini kötü hissettiğini
Yatıştırabilirim acını
Ve ayağa kalkmanı sağlayabilirim senin yeniden
Gevşe
Biraz bilgiye ihtiyacım var önce
Yalnızca temel şeyler
Gösterebilir misin bana neresinin acıdığını?

[David Gilmour]
Azalttığın hiçbir acı yok
Uzak bir geminin dumanı tütüyor ufukta
Sen dalgaların içinden geçerek yaklaşıyorsun
Dudakların kımıldıyor ama duyamıyorum ne söylediğini
Çocukken ateşlenmiştim bir gün
Ellerim sanki iki balon gibiydiler
Şimdi aynı duyguyu bir kez daha yaşıyorum
Anlatamam, anlayamazsın da
Ben normalde böyle değilim
Şimdi keyifli bir uyuşukluk içindeyim.

[Roger Waters]
Tamam
Yalnızca bir iğne batması
Arık kalmayacak hiçbir aaaaaaaaaaaaaah
Fakat kendini belki biraz hasta hissedebilirsin
Ayağa kalkabilir misin?
Sanırım etkisini gösteriyor, iyi
Bu senin gösteriyi sürdürmeni sağlayacak
Hadi, gitme zamanı geldi.

[David Gilmour]
Azalttığın hiçbir acı yok.
Uzak bir geminin dumanı tütüyor ufukta
Sen dalgaların içinden geçerek yaklaşıyorsun
Dudakların kımıldıyor ama duyamıyorum ne söylediğini
Çocukken
Bir şey ilişmişti
Gözümün ucuna
Dönüp baktım fakat kaybolmuştu
Tanımlayamıyorum şimdi onu
Çocuk büyüdü
Düş kayboldu
Ve ben
Keyifli bir uyuşukluk içindeyim.

Kısaca Anlamı
Pink’in geçmişe dönük duygusal yolculuğu menejerinin odaya girişiyle kesildi ve beraberinde getirdiği doktor’un yaptığı iğne ile uyuşturucu etkisindeki Pink’in halsiz yapısından kurtaramayı amaçlarlar. Bu sayede daha sonra vereceği konsere katılması sağlanmak istenir.

Pek çok hayran için, “Comfortably Numb” mükemmel bir Pink Floyd şarkısıdır. Harika bir müzikal arajmanı, etkileyici gitar solosu, duygusal vokalleri ve neden Rock müzik tarihinin en iyi gruplarından biri olduklarını gösteren akıcı sözlere sahiptir. Buna karşın sadece Pink Floyd kataloğunun en önemli şarkılarından değil aynı zamanda albümün de hem anlatımsal hem tematik açıdan ikinci yarıdaki en önemli şarkısıdır.

Pink’in “Bring the Boys Back Home”un sonunda takip den son sorusu (“Is there anybody out there? – Orada dışarıda kimse var mı?”) ile hisli bas, kararlı davul, dalgalı gitarlar ile Pink’in şuursuz hali müzikal olarak tanımlanmakta ve bulanık bilinci hem zihnindeki duvarın dışından hem de fiziksel olarak bulunduğu otel odasından ona seslenmektedir. Sözler Pink’in daha önce sorduğu sorunun tersine çevirilmiş halidir. Söyleşisinde Tommy Vance’in tarif ettiği gibi Roger Waters, menejerinin ‘o gece sahneye çıkabilecek psikolojiye’ getirmesi için getirttiği bir doktor edasıyla konuşur. Aynı söyleşide, Waters şarkıyı iç ve dış dünyalar arasında en başından beri süre gelen gerilime atıfta bulunarak bir yerde ‘doktor ile çatışma’ şeklinde açıklamıştı. “Merhaba? Orada kimse var mı?” diye soran doktor bilmeden orada/burada ikilemine girmiş dolayısıyla dış dünya gerçeği ile Pink’in rüya benzeri ruh halindeki ayrımı belirginleştirmiştir. Pink’in tekrar eden sorularına verdiği cevapta olduğu gibi doktor’un birden duyulan sesi izleyiciye ve Pink’e evet, orada biri olduğunu gösterir ve daha sonra göreceğimiz gibi yapacağı ‘yardım’ beklenenin aksine Pink’in kafasınaki duvarından ortak bir kurtuluşu sağlayacak yardım olmayacaktır.

Doktor “orada biri var mı?” diye sorarken, “Nobody Home”daki Pink’in kendi akıl sağlığıyla ilgili varlık sorularını hatırlatmasının yanında doktor’un ve diğer (orada olanlar’ın) araya girişiyle yarıda kalan “fading roots – solan kökleri” yeniden keşfetme yolculuğuna da gönderme yapmaktadır. Her ne kadar ilk bölümde doktor bilinenin dışında bir şey söylemiyorsa da, doktor’un söyledikleri, belli bir oranda Waters’ın anlattığı sözlerdeki çelişkiye dikkat çekmektedir. Pink’in kendini “feeling down – düşmüş” hissettmesi ardından gelen destek ifadesi “acılarını dindirip seni tekrar ayağa kaldırabilirim”, hayatın acılarını hafifletmek isteme arzusundaki dönemine döndürür. Pink’in köklerine dönüş arzusu gibi, dış dünya da içeriye doğru patlamaktadır. Ve onunla iletişime geçtiğinde farkında olmadan vaad ettiği şey acılarını dondurmaktan başka birşey değildir. İroniyi desteklemek için, doktor bölümü Pink’e “neresinin acıttığını” sorarak bitirir. Pink için acıtan gerçek her yerde ve hiçbir yerde; yani fiziki değil yani gösterilebilir, tedavi edilebilir bir nokta değildir. Onlar daha çok, zihninin derinliklerine yerleşmiştir.

“Azalttığın hiçbir acı yok,” Pink’in doktor’un sorusuna cevabıdır. Bununla mevcut halinin herhangi bir fiziksel acıdan çok duygusal – hatta varlıksal – olduğu gerçeğini anlatır. Nakarat kısmının tümü zihnindeki geçmişle günümüz gidiş gelişlerinin tasviridir. (Almış olduğu ilaçların etkisinde) zihnindekiler “through in waves – dalgalar şekline” gelip gitmektedir. Pink için dünya körelmiş bir yerdir. Onun bakış açısından, herşey “uzaktaki bir gemi dumanı – distant ship’s smoke on the horizon” gibi anlamlı olduğu kadar esrarengiz olan bir görüntüdür. Önceki sözdeki “sen” (doktor/dünya) burada da öznedir ve gemi dış dünyanın bir tanımı olarak düşünülebilinir. Bazıları bunu Pink’in sözlerdeki görünür fakat yardım edilemeyecek kadar uzakta olan başıboş bir gemi metaforu ile izole ve yardımsız kalma halinin anlatımı olarak not ederler. Su hem edebiyatta hem de Wall’da sıkça zihni temsil eder. Özellikle buradaki gemi de bilinçaltı’nın keşfedilmemiş derinliklerinde Pink’i sembolize etmektedir yada albümün ikinci yarısı boyunca son düşünme yeteneğiyle ağır şekilde hissettiği kendi zihninin derin okyanuslarında yaşadığı batma korkusu ve izolasyondur.

Diğerleri bunun gerçek bir çocukluk hatırası olduğunu ve Pink’in menejeri ve doktorunun zoruyla geçmişle günümüz arasına yaşadığı zihinsel gidiş gelişler olarak yorumlamışlardır. Bir başka ihtimal de sözlerin Pink’in kökenine ait bir problemin sergilenmesidir. Sonraki albüm The Final Cut’de yer alan “Southhampton Dock – Southhampton Limanı” gibi şarkılarda, Waters gemi tasvirini 2. Dünya Savaşı’ında İngiliz askerlerinin gösterdikleri fedakarlığa karşılık kullanmıştır. Aynı fikri “Comfortably Numb”a ve Pink’in hikayesine uyarlarsak, sürekli oğlunun kafasını meşgul eden ufuktaki geminin nasıl Pink’in babasının kaybını sembolize ettiğinin anlaşılması kolaylaşır.

Pink buradan sonra zihninin gerilerine gider, ancak bu kez “Mother” ve “Nobody Home”da üstü kapalı olarak geçen daha kesin bir olay’a, çocukluğunda geçirdiği bir hastalığa döner. Detay tam verilmemekle birlikte, ellerini şimdi olduğu gibi “just like two balloons – iki balon” hissetmesi ile hatırladığı hastalık günleri geçmişin saflığı ile mevcut hal arasında bir bağ kurmaktadır. Çocukken bu his ateşliyken yaşanmış şimdi ise muhtemelen kullanılan ilaçlar ve zihnindeki tuğlalar yüzündendir. Bu düzensizlik içinde bulunduğu açmaz’ı ve kendini ifade edemeyişin altını bir çeşit kendini kandırma olan “Açıklayamam, anlamazsın. Halim bu” sözleriyle çizer. Aslına bakılırsa gerçekten de Pink bu haldedir. Duvarının oluşup tamamlandığı çocukluğundan bu yana bu haldedir; ve öyle de kalmıştır. Bütün bunlardan dinleyici Pink’in hep uzak, iletişim kurulmaz, rahatsız (en azından ilk gençliğinden bu yana) olduğunu anlar. Hayatındaki yeni bir gelişmenin karşılaştığı tuzaklar olarak görebilecek olsa da, dinleyici daha iyi bilmekte ve geçmişte yaşadığı olaylarla tekrar yüzleşmesi olduğu sonucuna varabilmektedir. Pink daha önce de bu haldeydi (“gençliğinden ipuçları / benzer duyguları yaşadığı balona benzeyen elleriyle”) ve duvarını yıkıp ne pahasına olursa olsun acılarını dindirip, geçmiş travmalarını atlatıp, keyifli uyuşukluğundan kurtulana kadar bu halde kalmaya devam edecektir. Ancak yine de yaptığı açıklamada bir doğruluk payı olabilir. Zihninin son hareketine, gittikçe kötüye giden haline, uyuşturucu müptelası rock star yapısına rağmen gerçek kendisi yüzeyin altında yatmaktadır. Böylelikle kendini fark etme ile yok etme arasında kaldığı ilginç bir seçimin ortasında kalmıştır. Oluşmakta olan diktatör yapısı ile duvarın dışındakilerden yardım isteyen iki ayrı kişiliği vardır artık. Benzer şekilde, nakarat finalinde tekrar eden “I have become comfortably numb – Uyuşuk oldum” sözü incelenen tarafa göre pek çok şeyi ortaya yansıtabilir. Eğer son mantıklı yanıyla söylüyorsa o zaman bu sözler içinde bulunduğu duruma kederlenmektedir. Eğer kendini kandıran tarafı ise bu da ona ulaşmaya çalışan dış dünyaya rağmen yaşadığı keyifli uyuşuğun devam edişini bir zafer olarak ilan edişidir.

Muhteşem gitar solosunun ardından, Pink’i uyuşturucu-duvar transından kurtarıp yeniden ayağa kaldıracak, onu konsere çıkacak hale getirmesi istenen doktor ikinci bölümde tekrar görünür.

Pinprick -iğne batmasının ne olduğu üzerine çok tartışma yapılmıştır. Bazı tahminler:
– Yüksek dozda eroin kullanımının etkisini azaltmak için kullanılan Noxolone (aka, Narcan),
– asit tribindeki insanları sakinleştiren Thorazine,
– amfitamin karışımı (uyandırmak için)
ve stres’e karşı kullanılan kortizon’lar olabileceğine dair tahminlerde bulunulmuştur.
Bunların sebebi Pink’in zaten eroin, LSD, ketamin yada DXM gibi halusinasyon görmesine neden olacak bir çeşit uyuşturucu komasında olduğuna inanılıyor olmasındandır. Ancak doktor’un gelişiyle yaptığı enjeksiyon da kendi başına bir başka tuğla olmaktaydı. Kendini bulma ve farkına varma yolculuğuna yardım etmekten çok, menejerlerin, organizatörlerin ve plak firmalarının kârâ dönüştürebilecekleri bir konser için kontrol etme çabasıydı. 1979 yılındaki söyleşisinde Roger Waters, “onlar [menejerler, vs] bu problemlerle hiç ilgilenmezdi. Tek ilgilendikleri konseri kaç kişinin izleyeceği veya biletin satıldığı ve her koşulda, her türlü bedele karşın konserin gerçekleşmesi gerektiği idi.” Bir kez daha Pink duvarının dışında onu yıkması için yardım edecekleri değil onu daha da güçlendirecek insanlarla birlikteydi.

Devam edersek iğne batmasının belki de ironik bir anlamı da olabilir. “In the Flesh?”in ilk sözlerinden itibaren “the show – gösteri” sözünün konser ve hayatın kendisini ifade edebilen çift anlam taşıdığını söylemiştik. İkinci anlamından gidersek, enjeksiyon gerçekten de onu yeniden fiziki dünyaya döndürecek uyuşmuş halinden uyandırır. Bazıları bu ani uyanışın onun diktatör bir kişiliğe dönüşmesine neden olduğunu söylerlerken, diğerleri bunun zaten kaçınılmaz bir sonuç olduğu, doktor’un yaptığı enjeksiyon daha sonra duvarını yıkması sonucuna varacak faşist yapılanmanın harekete geçmesini sağladığını söylerler.

Pink ikinci nakaratta tekrar şarkıya girer. Bu kez ‘çocukken gözümün ucuna birşey ilişmişti’ der. Şu ana kadar denebilir ki The Wall’da farklı şekillerde yorumlanabilecek tek söz yoktur. ‘Gözüne ilişmek/kısacık bakış’ da bunlardan biridir. Çünkü bu söz oldukça belirsiz ve dinleyici için bu iyi mi kötü mü yoksa arada bir şey mi olduğu belirsiz son derece surreal bir tanımlamadır. “Dönüp baktım fakat gitmişti / şu an parmağımı üstüne koyamıyorum” diyerek gördüğü hakkında bilgi vermeyen anlatıcı da yardımcı olmaz. Bu durumda boşluğu ve anlamları doldurmak kendi fikir ve görüşlerimize kalır.

Bazıları için, Pink’in saf çocukluğu bir göz kırpma süratinde geçmiş, duvarları, kişisel acılar, maskeler vb sıkıntılarla dünyayı aniden anlaması gerekli bir yer olarak görmek zorunda kalışı olarak değerlendirilir. Veya belkide “Nobody Home”un sonunda karşılaşan kişiliklerinin bir görüntüsüydü ona görünen. İlk kıtada bahsettiği çocukken geçirdiği hastalığının etkisinde, babasına benzeyen kendi ölümünü görmüş de olabilir. Annesinin aşırı korumacı babasınınsa savaşta ölümüyle içine düştüğü durumda hissettiği masumiyetin kendisi de olabilir. Hatta bir çocuk için dahi normal hayat çabuk geçiveren, görebileceğinin ve kavrayabileceğinden kısadır. Her ne olursa olsun Pink gördü ve şimdi bir yetişkin olarak onu hatırlıyor ancak birden “çocuk büyüdü, rüya bitti” diyerek gerçeğe dönüyor. Bu umut veya uyarı, hayat yada ölüm ne görmüş olursa olsun sonuçta aynı bugüne, “keyifli uyuşukluğu – comfortably numb”a döndüren rahatsız edici bir gerçeklikti.

David Gilmour’un ilk bölümdeki gitar solosu Pink’in içinde bulunduğu gerçeküstü duruma uygun şekilde sakin, onun rüya benzeri haline uyan uzun cümlelerden, notalardan oluşuyordu. İkinci ve şarkının finaline giden dünyanın en güzel rock şarkısı solosu ise alt ve üst registlerdeki formuyla bu kez çok daha saldırgandır. Doktorun enjeksiyonu veya dış dünyanın rahatsı edici dahiliyle olsun, bu solo ile kendi içindeki bir nevi savaşı tasvir eder. The Wall’daki pek çok şarkılardan farklı olarak, “Comfortably Numb” herhangi bir efekt veya şarkı yerine tamamen sessizliğe doğru sonlanır. Bunun anlamı Pink’in içsel çatışmalarının neticesinde oluşan öfkeyle dengesiz kişiliğinden tehlikeli bir kafa yapısı oluşmaktadır.

Şarkının ruhsal etkisine ilaveten “Comfortably Numb”ın film sahneleri geçmiş ile gelecek arasında oluşan karmaşık görüntülere sahiptir.
İlk başta odaya giren dış dünyanın (Pink’in menejeri, otel çalışanları, sağlık ekibi ve doktor) görüntüleri ile sözlere sadık kalınarak şu ana kadar bahsettiğimiz uyuşturucu etkisindeki ruh ve fiziksel durumu gösterilir. Pink çocukluk hatıralarına döndükçe, sahne tekrarlanan onun bir rugby sahası boyunca koşup kameranın önünde durduğu görüntüleri izleriz. Aynı “Goodbye Cruel World”de olduğu gibi “When the Tigers Broke Free, Part 1,”dan daha uzatılmış bu sahne “Comfortably Numb”da öncekinin üstüne Pink’i kamera önüne geldiğinde yerdeki bir şeyi fark ettiği başka bir açıdan göstermeye devam eder. Pink çimlerde yaralı bir fare görüp onu eve götürüp annesine gösterir. Annesini iğrenerek hemen onu evden götürmesini ister. Fareyi nehir yanındaki küçük bir kulübeye götüren Pink, ona samandan bir yatak yaparak süveteri ile yaralı hayvanın üstünü örter. Şarkının ikinci bölümü başlamadan önce (ilk olarak “Nobody Home”da görünen) Pink’in savaş sahasında annesi gökyüzünde tanrı gibi kocaman görünür. Artık önceki sahnelerde görünen sıradan bir kadın değil, artık tüm gökyüzünü dolduracak çok büyük bir baskı unsurudur. Görüntüye yine “Mother” şarkısında doktor tarafından muayene edilen genç Pink gelir. Hastalık fareden veya başka birşeyden yakalandığı ateş ve duygu bozukluğu geçmiş ile bugün arasında ve başka bir canlıdan yardım arayan Pink ile ben merkezli davranışları nedeniyle zihinsel sorunlar yaşayan Pink arasındaki ikilemi gözler önüne serer. İlginç bir şekilde sahne bugüne, “pinprick – iğne batışını” gerçekleştiren doktorla birlikte döndüğünde, yaşlı Pink koluna iğne battığında çığlık atar. Bu görüntü için sorulabilir ki, Pink eğer bu çığlığı enjeksiyon iğnesinin batışının verdiği acı yerine çocukluk anıları ve diğerleri sebebiyle atıyorsa acılarının kabulaşmış olabileceği söylenebilir.

İkinci nakaratta, genç Pink kulübede bıraktığı fareye bakmak için geldiğinde onu ölü bulur. Ölü hayvanı nehir’e bırakma sahnesinde dinleyici Pink’in zihin manzarasını tekrar görme şansı bulur. Tüm duygusal tuğlaları yani babası, karısı, öğretmeni, savaş rüyalarındaki isimsiz askerler, hepsi bir arada annesi gibi abartılı teatral görünüp önünden geçerken onu suçlar, tehdit eder ve acırlar. Zihin atıkları arasında yer alan her biri, çocukluk ve gençlikte hissettiği sınırsız gökyüzüne “kuvvetli uçma arzusu”nu engelleyen duygusal bariyerler olarak şarkıya bir şekilde katkıda bulunurlar. Pink’in metaforik tuğlalarında onların konumlarını zaten şu ana kadar gördük fakat bu fare ne anlama geliyordu? 1997 yılında bu analizi yayınladığımdan bu yana bu konuda bana çok fazla sayıda yorum gönderildi. İster bana daha çok açıklama yapmam için sorulsun veya ister kendi fikirlerini paylaşsınlar görünen o ki fare hem duvarın izleyicisinin hem de Pink’in bilinçaltında olduğu gibi iz bırakmıştır.

Roger Waters DVD yorumunda Pink gibi rugby sahasında kendisinin de bir fare bularak eve götürdüğünü, bir kaç gün sonra ölene kadar garajda ona bakmaya çalıştığını ifade eder. Film boyunca hafızasında tekrar eden Pink’in kurgusal hikayesine eklenerek onu geçmişe götüren bu olayı otobiyografik bir dokunuş olarak nitelendirmek kolay bir yöntem olur. Başından beri derin sembolik anlatıma sahip filmde bu derece önemli bir figürün “fleeting glimpse – kısacık bakış”la da bir bağlantısı olabilirdi. Önceki sahnede yıkıntılar arasında elinde ölü fare ile dolanan Pink’in babası , pek çoklarına, fare’nin babasını tasvir ettiğini en azından sevdiğini kaybeden, terk edilen ergen yaştaki birinin duygularının dönüştüğü bir obje olduğunu düşündürür. O duygular kanal’a atılan fare gibi hızla bilinçaltının karanlık derinliklerine gönderilmişti. Fare ile Pink’in ilişkisine bir başka tanımlama da hastalık ve çaresizliklerinin benzeyişleridir. Bir diğer görüşe göre de annesinin hayvanı kabul etmeyişini kendi kişiliğini reddedişi olarak gören Pink için fare, bir yerde onun gençlik hayallerini sembolize eder. Umutlarını kaybedden Pink, yakında kişisel özerklik duygularını bastırıp bilinçalttının en dipsiz sularına bırakır.

Hatta fare gerçek bir fareyse ve özel olarak herhangi birini yada ilişkisiyi temsil etmiyorsa neden Pink hayatı boyunca bu sahneyi zihninden attamamıştı? Onun hayatında gördüğümüz herşeyi hesaba katarsak, fare ile olan ilişkisi onun çocukluğunda (belki de hayatında) duygusal olarak bir canlıyla kurduğu tek bağ idi. Babasının kaybının acısını yaşıor olsa da, gerçek üzüntüsü hiç bilmediği gerçek bir adamdan çok ideal mutlu bir aileye sahip olmayışıdır. Tabi bu arada annesini sevdiğinden şüphe yoktur. Annesine tepkisi onu yaşadığı kayıbın acısı ve yalnızlığıyla aşırı korumacı hale gelesindendi. Pink’in aklına, (duygusal, kişisel, vs) her iki ilişkisi de birşeyin neticesinde kabettiği fikri yerleşmiştir. Artık çocuksu masumiyetinin dışında, Pink kendini yaralı ve çaresiz bir hayvan’a adamış, annesinin hemen reddettiği hayvana süveterini bile vermiştir. Belki de onda bir miktar kendini, kendi fiziki yaralı yabancılaşmış halini görüyordu. Sonuçta fare, Pink için ne ifade ederse etsin, onunla bağı derindi bu yüzden hatırası zihninde bunca yıl sonra hala taze idi.

Hepsi, ister duvar’a tepki olarak hatırlanan esrarengiz “fleeting glimpse – kısacık bakış” ve zihinsel durumu gibi olsun veya başka bir kökleşmiş derin duygusal tuğla olsun, babasının ölümü onun duvarının temeli miydi? sorusunu akla getiriyor. Başka bir deyişle, bu hatıra duvar’ın zararına karşı Pink’i güçlendiriyor muydu yoksa bir ihtiyaç mıydı? Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, her iki fikir de tartışmalıdır. İlk açıklamayla, tekrar eden hatıra, ona bilinçaltında bir zamanlar sevgi gösterebildiğini hatırlatma görevini görüyor olabilir. Bu farenin ölümüyle biten başka bir canlıyla karşı kısacık duygusal bağ, yardımsever davranış bile, savunma mekanizmasının yarattığı benmerkezci yapıyı zayıflatıcıydı. Söylediği “beni saracak kollara ihtiyacım yok” tehdidine rağmen, Pink içinde yeniden yeşerebilecek bir masumiyet taşıdığını fark eder. Bu daha kötümser bir bakış açısı gelmediği sürece, fare’nin onun bahsedilen bozularak biten tüm ilişkilerine karşı Pink’i güçlendirdiği iddia edilebilir. Muhtemelen, (annesi tarafından) kabul etmeyişi ve (farenin) ölümü ile bozulan denge sonucunda Pink’in masum ve ergen/güvensiz yetişkin dengesini bozulup yardımsever tarafına son vermiştir. Bu çocuklukta, kısacık görüş olarak hatırlanan olay, hayat sadece acı, kayıp ölüm verir fikrini detekleyip bu yüzden bunu dengelemek için bir duvar kurmalıyız fikrini destekleyip duvarın tamamlanmasını sağlar.

Kayıp ve ölüm’ün acı dolu hatıralarının ve yaşayan tuğlaların zihnindeki yıkıntılar arasında halisinasyon geçitine cevaben, Pink duvarının arkasında gittikçe çürümeye dönüşecek şekilde daha fazla inzivaya çekilir. Konser görevlileri onu koridordan aşağıya taşırlarken Pink’in kollarında etten kozalar oluşmaya başlar. Gittikçe göğsünü, yüzünü ve sonunda tüm vücudunu kaplar. (Şunu hemen belirtmekte fayda var ki pek çokları bu görüntüyü sahneye çıkarken uyuşturucularını kremle karıştırıp saçına süren Floyd’un kurucusu Syd Barrett’e gönderme olarak görürler. Roger Waters’ın anlattığına göre konser ilerledikçe, spot ışıklarının sıcaklığı arasında eriyen karışım yavaşça onu eriyen mum’a benzeterek Barrett’in yüzünü ve derisini kaplardı.) Konser görevlileri onu taşırken koridorun ışıkları yanıp söner henüz kendinde olmayan Pink’i merdivenlerden aşağı indirip onu konsere götürmek için bekleyen limuzine götürürler. Arabanın arka koltuğunda eriyen yüzünü tırmalaması “Another Brick in the Wall, Part 2.”deki yüzü olmayan çocuk maskelerini anımsatır. Pek çok bölümde, hayatın ve insanların etkisiyle artık yeniden şekillenir. Artık kalıbında herkesin etkisi bulunmaktadır. Babasının kaybı, paranoyak gözlerle onu izleyen annesi, tenkitçi öğretmeni, aldatan karısı, ateşli cahil hayranları, Pink hepsinin kendisini yüzü, kişiliği olmadan arabasının arkasında oturan biri yapmıştı. Bugüne kadar hep onlara göre hareket ettiğine inanıyordu.

Ta ki şu ana kadar.

Pink en sonunda kabuğunu kırar, ve önceki halinden çok farklı bir görünmektedir artık. Sakin, toplamış ve tam olarak odaklanmış….siyah Nazi’lerden daha ürkütücü görünümlü üniformasıyla oturmaktadır. “Is There Anybody Out There”de duyduğumuz Pink’in çekişen tarafları arabasının arkasında ifadesiz biryüzle bir araya gelmiş olarak oturmaktadırlar. Tüm acılar, nefretler, kayıp duygular ve hayal kırıklıkları, Pink’in zihnindeki bulanık kanalda bulunan her olumsuz duygu bu yeni uyanan canlıda vücüt bularak yüzeye çıkar.

Filmdeki şarkı sırası açısından Faşist Pink’in saltanatı başlamaktadır.

The Show Must Go On – Gösteri Devam Etmeli

[David Gilmour]

Aaaah anne aaaah baba
Gösteri sürmek zorunda mı?
Aaaah baba eve götür beni
Aaaah anne izin ver gitmeme
Ayakta dikilmek zorunda mıyım?
Çılgına dönmüş gözlerimle spot ışığı altında
Ne kabus, Neden!
Arkamı dönüp kaçmıyorum
Bir yanlışlık olmalı
Onlara izin vermek istememiştim
Ruhumu alıp götürmeleri için
Çok mu yaşlıyım, çok mu geç artık
Nereye kayboldu duygular
Anımsayacakmısın şarkıları?
Gösteri sürmek zorunda
Aaaah anne aaaah baba
Nereye kayboldu duygular?
Aaaah anne aaaah baba
Anımsayacak mıyım şarkıları?
Gösteri sürmek zorunda.

Kısaca Anlamı
Vücudunda savaşan pek çok uyuşturucu bulunan, kafasında savaş ve çocukluk düşünceleriyle ve onu zihinsel olarak daha da çökerten tuğlalarıyla Pink, gösterinin devam etmesine karar vermeden önce konserde çalıp çalamayacağını düşünür.

Sebep olduğu koma durumundan iyileşmeye başladığı kısa bir süre içerisinde ve konserinde sahneye çıkmadan önce, Pink zihninde bir berrak bir an yaşar ve mevcut durumunu değerlendirir. Şarkının teatral tarzı ruhsal “Comfortably Numb” ile terslik oluşturmasına rağmen, son bölümde albümün zirvede bitişinin prelüdü gibidir. Bir anlamda “the Show Must Go On” Pink’i konserine çıkmadan önce sahnenin kulisinde bekleyen bir aktörün yazdığı sözler olarak düşünüldüğünde konuya uymaktadır. Bu rock yıldızı-aktör bağlantısı zaten albüm boyunca özellikle de “disguise – kılık değiştirme” fikri ile izleyicilerine hitap ettiği ilk şarkıyla işlenmişti. Teatral bir bakışla albümün son bölümü Pink’in kendini yaşama adapte edişiyle ilgilidir. Müzikal gösterinin altında yatan fikir albüm boyunca süren ‘ilizyonel sahteliktir’. Pink’in hayranlarına gösterdiği yüzü neticede başka bir maskedir, kılıktır, kusurlu kişiliğin örtülmesi, ruhun saklanmasıdır. Teatral olarak çok etkili bir hava yaratırken, sözler etkileyici, endişeli ve çok insani duygular içerir.

Pink’in insani zaaflarının bir kısmını öne çıkaran, koronun söylediği çocuksu “Ma – Anne ve “Pa – Baba”ya ” eve götürün”, “bırakın gideyim” seslenişlerini içeren bir şarkıdır. Daha önce de olduğu gibi çocuksu duygulara geri dönmüş Pink, yarattığı duvarının etkisinden kurtulmak için anne ve babasından yardım çağrısı yapmaktadır. Ev fikri tekrar su üstüne çıkar, fakat önce olduğu gibi Pink onu yatıştıracak hiç kimseye yakın değildir. Gerçekte, koro, “Anne bırak gideyim,”derken muhtemelen aşırı korumacılığının yanısıra bir bakıma hayatın kendisinden de (sembolik duvarı veya intihar yoluyla) haylaz çocuk gibi kurtulmak istemektedir.

Yukarıda İtalik yazılan sözler (albüm kapağında yazılmış, konserde söylenmiş ancak albüm mikslerinde çıkarılmıştır) şöhretinden dolayı sürekli göz önünde oluşuyla sahne ışıklarının gözlerini kör edişini, “Nobody Home”daki uyuşturucu etkisindeki “vahşi gözler” sözünü hatırlatır. Mevcut durumunda vereceği konser için dehşete düşmektedir. Albümde yer alan sözlerde, Pink yaklaşan “gösterisini” konserlerinde ve duvarındaki gibi ima ile söyler. Pink’in “Mother”da rastladığımız kim oldukları belirsiz olan “onlar” tanımlaması burada da karşımıza çıkar. Burada “onlara benim ruhumu alın demek istememiştim” diyen “onların”, konserindeki seyirciler mi, yüzüne Rock Yıldızı maskesi takması gerektiğini düşünenler mi, ona destek olup konsere çıkması gerektiğini söyleyen plak firması mı, veya parça parça onu kendinden çalan tuğlaları mı olduğunu belli etmez. Benzer şekilde, kayıp olan “duygu”, (şu an kayıp olan) ünlü bir rock yıldızı olmanın çekiciliği, şarkı besteleme yeteneği için gerekli olan duygular (pek çok bestecinin belirttiği gibi şarkıları seslendirdikçe daha az duygusal, daha az anlamlı hale gelmektedir.) ve “kısacık bakış”a benzeyen bir zamanlar kavrayabileceği ama artık duvarının gölgesinde yitirdiği duygular da olabilirdi. “Mother”daki “şarkımı beğendiler mi?” diye soran Pink’in nihayet merak ettiği mevcut haliyle konser verip veremeyeğine dair sorduğu “Şarkımı hatırlayacaklar mı?”sözleri arasında benzerlik bulunmaktadır. Sayılan nedenler onun aleyhine olmasına rağmen, Pink şarkıyı eski teatral vecizesiyle tamamlar “gösteri devam etmelidir” ve bu şekilde kendini hazırlayarak “In the Flesh 2″ye başlaya bilir.

Son satırın ifade ettiğine daha figüratif yaklaşırsak “gösteri devam etmeli” Pink’in kendi “olmak yada olmamalı”sıdır. Şu anda (zihni açılmaya yakınken), Pink duvarının gerçekten zararlı etkisini fark etmeye başlar, kişiliğini nasıl götürdüğünü (my soul – ruhum) ve duygularını, insanlığını (feelings) söyler. Kısa bir kaç saniye sadece yaptıklarının sonuçlarıyla yüzyüze gelmez ayrıca bir sonra ne yapacağının hayati kararını da vermek zorunda kalır. İlk olarak en çok istediği şey Anne ve Babasının onu eve götürmesi ve onu serbest bırakmalarıyken, Pink dönüp yoluna yarattığı kişilikle devam etme kararı alır. O yol onu hızla çürümeye, ahlaki çöküntüye götürürken bir yandan da tamamen özgürleştirir.

In The Flesh II – Etin İçinde II

[albümde: Roger Waters, filmde: Bob Geldof]

Demek sen
Hoşlanabileceğimi düşündün
Gösteriye katılmaktan
Hissetmek için karmaşanın ılık heyecanını
O uzay çocuğunun ışıdığı
Bazı kötü haberlerim var sana güneş ışığı.
Pink iyi değil, otelde kaldı
Ve bizleri gönderdiler kendilerini temsilen
Ve bizler ortaya çıkaracağız siz hayranların
Gerçek yüzünü
Hiç ibne var mı bu gece bu salonda?
Dizin onları duvara
Orada biri var spot ışığı altında
Bana pek sağlıklı gibi gelmiyor
Dayayın onu duvara
Şuradaki Yahudi’ye benzyor
Ve orada bir zenci var
Kim izin verdi tüm bu ayak takımının içeri girmesine
Orada biri var esrar içen.
Ve bir başkası sivilceli olan!
Eğer elimde olsaydı kurşuna dizdirirdim hepinizi.

Kısaca Anlamı
Pink deliliğin spirallerinde yuvarlanırken, kendini konserde faşist bir diktatör olarak hayal edip onlardan sonsuz bir itaat talep eder.

İlk “In the Flesh?”de olduğu gibi bu versiyonunda da bizi Pink karakteriyle tanıştırır ve sembolik olarak tarzını hem de yeniden dünyaya gelişinin anlatımını yapar. Sahneye patlayan fişekler, gürültülü davullar eşliğinde çıkar ve ilkinde olduğu tarzda konuşmaya devam eder. Çok geçmeden “Pink pek iyi değil, o otelde kaldı” diyerek gerçek kahramanımızın parçalanmış zihnini belirten açıklamayı yapar. Fiziksel olarak, Pink gerçekte oradadır ancak zihinsel olarak eski hali kontrolü bu yeni saldırgan muhtemelen geçmişin acılarının etkisinde, “Comfortably Numb”daki doktorun enjeksiyonu ile kendi keşfini tamamlayamadan doğan bir psikolojidedir. Şiddet çağrıları bir rock konserinden çok Nuremberg mitinglerine uygun yapıda, Pink hayranlarının ona bağlılığını aralarındaki, eşcinselleri, zencileri, yahudileri, uyuşturucu kullananları (ki komik bir şekilde grubu gerçekte takip edenler arasında bunlar bulunmaktaydı) tespit ettirip toplattırarak, şiddet çağrısı yapar “Eğer elimde olsaydı / Hepinizi vururdum!” Son açıklamadan sonra tekrar patlayan parça durup bir sonraki parçaya geçmeden önce tanıdık kreşendolarla yükselir (bu kez ses efektsiz). Biz Pink’in iç karanlığından bölümler görürken (“Don’t Leave Me Now” ve “One of My Turns”deki kadınlara karşı yaşadığı patlamalar ve kadın düşmanlığı) bu şarkıda sahnedeki adam herhangi bir kurtarıcıdan çok uzaktır. Tamamen nefretle doludur.

Bu sahne Pink Floyd’u faşist bir grup yapar mı? Cevap kesinlikle hayır’dır. Ben bu konuda ilk kez Floyd dinleyen çocuklarından, sözlerdeki homofobik ve ırkçı sözler nedeniyle endişe duyan anne babalardan yıllar içinde oldukça email aldım. Bu yüzden bu konuya bir değinmek ve konunun Pink Floyd’un doğrudan anlatmak istediği kişisel düşünceleri olmadığını belirtmek istiyorum. Şarkı amacı gereği saldırgandır. Mesajı hicivlidir, bu müthiş bağnazlığa güz yummayıp onu suçlar. Eğer albümün bütününden çıkartılacak olsa bir neo-Nazi propagandası olarak görülmesi mümkündü. Bunu bir kitabın içerisindeki bir bölüm olarak görmek mümkündür, kitabın tamamının anlatımı içerisinde bir anlam ifade etmektedir. Pink Floyd ırkçı bir grup olmadığı gibi, Roger Waters’da ırkçı bir şarkı yazarı değildir (aksine bütün kariyerri boyunca adaletsizliğe ve ayrımcılığa karşı olmuş bir sosyalisttir.) Öte yanda Pink Floyd bir karakterdir….

Onun içler acısı komutlarına rağmen, Pink karakterini de ırkçı olarak nitelendirmezdim. Faşist kişiliği duvarın gölgesinde yaşadığı çürümenin doruk noktasını temsil eder sadece. Anlamlı insani ilişkiler kurmakta zorlanan, geçmişte yaşadığı eziyetlerden beslenen, Pink’in karanlık yüzü, babasını öldüren zamanın ruhuna geri dönmüştür. Nazi benzeri propagandasını kusarken saf, cahil dinleyicileri bir nevi onun savaşçıları haline dönüşür. Karanlık tarafı çarpık kişiliği ve sığ vizyonuyla Hitler benzeri bir diktatör lider’e dönüşür. Gerçekte, Pink’in duvarı onu en çok nefret ettiği şeye dönüştürmüştür. Bir okuyuşa göre, albümün değil ama şarkının anlatmak istediği nokta da budur. Psikoanalistler takıntıların sıkça asimilasyon’a yol açtığını; insanların takıntılarının sonucunda onlar tarafıından yutulduğunu söylerler. Bu durumda, Faşist Pink onun savaş nefreti ve babasının ölümünden yeniden doğmuştur. Ancak hala henüz savaş değildir Pink’i rahatsız eden. Savaş duvarındaki sadece bir kaç tuğlaydı. Benzer şekilde, Faşist Pink tuğlalarının ardına sıkıştırdığı tüm kara duygularının birleşimiydi; yeni diktatör kişilik öğretmeninin ve onun otoriter yönetiminin abartılı bir karikatürüyken; anne, korku ve paranoya aşılamıştı oğluna. Yüzleri olmayan asimile olmuş yığınların askeri sıradaki bu öğrenci çocuğun rüyalarındaki kaos ve başkaldırıydı. Ve öylece Faşistt Pink hayatı boyunca yaşadığı karmaşık, çelişkili duygulardan yaratılmştı. Bu yeni hali tam tersi yapıdaki gerçek Pink’i aşırı derecede maskelemiş, duygu çeşmesi hayatın zorlukları tarafından yanlış yönlenmiş, sürekli izolasyonla desteklenmişti.

Bu izolasyon’un kalbi Waters’ın yaptığı psikolojik ve sosyal yorumda yatmaktadır. Hatta bunun The WalI’ın kalbi olduğu da söylenebilir. Bu analizden daha önce bir kaç defa The Wall’un grubun 1977 yılındaki “In the Flesh” turnesinde Roger Waters’in aşırı derecede davranışlar sergileyen hayranına tükürmesinden esinlenilerek yazıldığı söylenmişti. (Şarkıya bu ismin verilmesi tesadüf değildir.) Görünen o ki Waters tam o an albümü en derinden hissetmiş fakat aynı zamanda karakterinin de batacağı psikolojik derinlik belli olmuştu. Yakında yaratacağı karakter gibi, Waters da rock’n’roll tarzı yaşam tarzının kurbanı olup sıradan insanlar için yarı tanrı haline dönüşmüştü. Kendi duygusal bariyelerinin arkasında kendisini izole etmiş ve sonuçta kendisini milyonlarca Pink Floyd hayranının üstünde görmeye başlamıştı. Hayranının yüzüne haklı veya haksız olduğu veya sosyal bir durum için değil: sadece yapabildiği için yapmıştı. Waters’ın davranışı hayranlarına stadyum retoriklerinin ötesindesindeki davranışı, Pink ile yaratıcısının aynı duygusal baskılar sonucu kendi izolasyonlarını yaratıp göstermeleri açısından paralellik taşır.

Bu baskı, izolasyon ve yıkım döngüsü şahıslarla sınırlı da değildir. Waters, Pink’in bu bilinen Nazi görünümlü karaktere dönüşmesinde, tüm savaş ve faşist fikirlerin benzer sosyal kopukluk döngüsünden oluştuğunu söylemez. En açık paralellik kendini kandırmasıyla başı dönen ve kendine karşıt görüşlüleri en kısa sürede imha eden Hitler’dir. Tarih göstermiştirki hemen hemen kendi metaforik duvarını ören her grup neticede karşıtlarına karşı Faşist Pink gibi davranıp dinleyenlere nefret kusmaktaydılar. Benzer şekilde hem kişisel hem sosyal faşizm iletişim kurmakta isteksiz, ayrışmak isteyen zihniyetteki aynı temelden doğar.

Ve hala Waters’ın sosyal yorumunda “What Shall We Do Now?”da anlatılan pop kültürünün körü körüne itaat fikrini yinelediği farklı bakış açısına sahip bir seviye daha vardır. Waters daha önce bahsettiğimiz ‘hayranına tükürme’ olayının kişisel sorumluluğunu üstlense de, o aynı zamanda toplumların meşhur takıntısını da aynı oranda eleştirir. Yabancılaşma duygularının çoğu, seyircilerinin ona davranışlarından oluşmaya başlamış, grup yetenekli müzisyen olmaktan çok tanrılar haline getirilmişti. Batılı pop kültürü her anlarını medyada detayla incelediği şöhretler onları insan üstü bir konuma getirmektedir. Psikoloklar uzun zamandan beri kendimizi favori aktörler, müzisyenler ve politikacıların gerçekleştirdiği müzik, sinema ve davranışlar üzerinden tanımlayıp yaşadığımıza dair araştırmalar yapmışlardı. Haber kanallarında verilen şöhretler hakkındaki dedikodular bunun bir kanıtı gibidirler. Yaygınlaşan ünlüleri gözetleyen dergiler ve oluşan paparazzi kültürü kamu gözlemciliği ile şöhretleri idealize etme yapısı oluşuyordu. Biz bir kültürü tanımlamak için onun şöhretine bakarsak bir anlamda kendimize bakıyor sayılırız. Bu Pink Floyd’un konserlerinde coşkulu binlerce hayranının önünde onlar gökten gelen ilahi varlıklarmış gibi izlendiklerinde yaşadıkları bir tecrübeydi. Ve böylece Waters aynayı bize tutar, seyirciye sorar; canavarın hangi yüzünü suçlamalıyız?: izolasyonu sonucunda diktatöre dönüşen diktatörü mü yoksa körleşmiş halde delicesine komutlları takip eden hayran kittlesini mi? Neticede her iki taraf da suçludur.

“Comfortably Numb”ın sonundaki görüntülerde krizalit halde etrafını tırmalamadan sonra, faşist Pink konserine hepsi bir örnek siyah üniformalar giymiş, askeri düzendeki dazlakların eskortluğunda koridordan geçerek gelir. Arenaya girer ve kalabalığın coşkulu tezahüratları arasında bebekleri öpüp bazılarının ellerini sıkarak geçer. Çapraz çekiç bayrakları ve flamaları her yeri kaplamıştır. Seyirci, genel olarak siyah giymiş, bazılarının spor tshirtlerinde basitçe “NEFRET” yazmakta, coşkuyla desteklerlerken Pink şarkı söyleyeceği/konuşma yapacağı kürsüye gelir. Azınlıklar kalabalığın arasından toplatılır, yüzleri (gözden düşürüp aşağılamak için) gösterilmez. Zaten renkli giysileriyle çoğunluğu siyah giysili izleyicilerden ayrılırlar. Pink’in konuşmasının bitişiyle seyircinin tezahürat ve desteği patlama yapar. Yüksek sahneden hayranlarını selamlarken hayranları da kollarını liderlerini selamlamak amacıyla çekiçlere benzeterek çapraz yapıp yükseltirler. Sahne sıradan bir rock konserinden çok uzaktır. Daha çok politik bir toplantıya benzer. Kısacası gamalı haç’ın yerini çapraz çekiçlerin, askerlerin yerini dazlakların aldığı bir nefret toplantısıdır yapılan.

İster şarkıda bahsedilen konser gerçekleşiyor olsun yada ister halisinasyonlarından biri olsun, (Stop’da göreceğimiz gibi) bu çok önemli değildir. Çünkü zaten sahne Pink’in sanrılarından biridir. (sahnedeki giyim ilk “In the Flesh?” ile aynı olması Pink’in bu temayı fantazisinde canlandırdığını düşündürür. Çarpık kamera açıları, abartılı stil olayın gerçek niyet olmayıp gerçek üst olduğunun ipuçlarıdır. Waters aslında şarkının sonunda dinleyicilerinin kafalarının patlayıp kan içinde kalmalarını istemişti… ancak yönetmen Alan Parker sahnenin çok aşırı ve gülünç olacağı gerekçesiyle çekmeyi (şükürler olsun ki) reddeder. Daha önce de sözlerin analizinde bahsettiğimiz gibi, şarkının anlatımı hicivsel anlattıma göre dahha ikinci planda kalıyor. Sahne her yönüyle – çapraz çekiçlerden, kolları bandajlı kalabalığa – modern arena rock konserleri bir sanat ortamı olmaktan çok “Nuremburg toplantılarını” andırdığını vurgular (Waters, DVD yorumu). Kendimizi adadığımız şöhretler bizim modelimiz, liderimiz ve amacımız olurlar. Pink kalabalığa gösterip emir verir vermez, dazlak çetesi harekete geçip şahısları kalabalığın arasından çekerek belirsiz bir kadere sürüklüyorlardı. Kimse sorgulamıyordu. Kimse karşı çıkmıyordu. Kalabalık basitçe onlara emredileni yapıyorlar. Aynı filmin başındaki öğrenciler gibi kişiliklerin kaybedilmesine benziyordu. Pink (pop kültürünün bir temsilcisi olarak) kalabalıkları istediği şekle sokabiliyordu. Hitler gibi, onlardan kendilerini ona adamasını istiyorlar onlar da yapıyordu. Kurallarını uygulamalarını emrettiğinde onlar uyguluyorlardı. Nefret etmerini istediğinde de hemen uyuyorlardı. Sadece kafasında bile olsa, Pink nihayet emir zincirinin öbür ucundaydı, emredilen değil emir veren olarak. Veya öyle düşünüyordu.

Sahne ile ilgili bir not daha: Kol bandlarında ve flamalarda görünen çapraz çekiç logosu daha sonra Hammerskins (Çekiç deriler) olarak bilinen beyaz ırkçı grup tarafından 1988 yıllarında kullanıldı. Aynen daha önce şarkı sözlerinin hiçivsel olup grubun herhangi bir düşüncesini yansıtmadığını anlattığım gibi, Pink Floyd’un da Hammerskins’ler ile herhangi bir ilişkisi yoktur. Sembol saldırgan duyguları uyandırmak faşist gücü oluşturmak için yaratılmıştı. Albümde ve filmde hem yıkıcı hem de negatif üretici gücü temsil ediyordu. Buradaysa doğrudan baskı gücü (Pink’in kendini olduğu kadar halkın da şahsiyetini baskıya alan) kadar nefret temelli duvarlar oluşturup kişisel ve toplumsal izolasyonları daha da artırmayı amaçlamaktadırlar. Irkçı düşüncelerinde olduğu kadar sosyal yorum açısından da cahilliklerini çapraz çekiç gibi bir sembolü Hammerskins gibi baskıcı çeteleri alaya almak için yapılan sembolü kendileri için seçerek göstermişlerdir.

Run Like Hell – Deli Gibi Koş

Albümde Roger Waters, konserde Waters ve Gilmour farklı satırları söylemişlerdir.

İyi edersin deli gibi koşsan
İyi edersin yüzünü boyasan
En sevdiğin maskenle
Kilitlenmiş dudakların ve
Perde çekilmiş gözlerinle
Boş gülümsemenle
Ve aç kalbinle
Suçlu geçmişinden yükselip ağzına gelen safrayı hisset
Yıpranmış sinirlerinle
Deniz kabuğu kırıldığında
Ve çekiçler
İndirdiğinde kapını aşağı
İyi edersin deli gibi koşsan
Ve gün boyunca koşsan
Ve gece boyunca
Ve kirli duygularını saklasan
İçinin derinliklerinde. Ve eğer
Kız arkadaşını çıkarırsan
Dışarı bu gece,
İyi edersin arabanı
Gözden tamamen uzağa park etsen
Çünkü eğer arka koltukta yakalarlarsa seni
Kızı soyarken
Annene geri postalalrlar
Mukavva bir kutunun içinde.
İyi edersin koşsan.

Kısaca Anlamı
Pink diktatör kişiliğiyle konseri devam ederken (en azından konser imajına) kurallarını çiğneyen herkese fiziki şiddet uygulamakla tehdid eder.

“In the Flesh”in Pink’in mevcut faşist yapısına yeniden doğuşunun metaforu olarak hizmet ederken, albümü başlatan şarkıda kafasındaki format değişiyor, “Run Like Hell” ile eski tuğlalarını yeniden gözden geçiriyordu. Kalabalık arka planda “Pink Floyd” diye seslendikçe, stakato ritm yavaşça yükselir, “Another Brick in the Wall” tarzındaki albümün ilk bölümündeki havayı akla getirir. Müzikal bağlantı kurulur kurulmaz da şarkı parlak, sert ve belirgin gitar rifiyle farklılaşır. “Brick in the Wall” şarkıları doğal olarak anlatan birinci kişinin ‘ben, benim ve biz’ kişilerini kullanırken, “Run Like Hells” sözel anlatımda ‘sen ve siz’i sürekli tekrar eden nakaratlarda olduğu kadar parçanın bölümlerindeki “Run!- Koş!” emriyle tehdit etmeye odaklanır. Önceleri, Pink pasif olarak yer alırken – babası tarafından terk edilmiş, öğretmenlerinin ezdiği, kısacası hayatın yükü altında ezilen Pink artık saldırıya geçmiş etrafına tehditler savurmaktadır.

Roger Waters konuyu, “Run Like Hell”i Pink’in konserdeki bir başka uyuşturucu etkisindeki davranışı olarak açıklıyor. (Yine bu da Pink’in gerçekten sahnede mi yoksa bir hayalde mi olduğuyla ilgili olarak tartışmalı bir konudur.) İlk bakışta, önceki şarkıda izole ettiği toplum dışı kalanların “kapılarını yıkmakla” tehdit ediyor gibi görünerek (en azından kendi zihninde) çekiçlerin, ilk olarak “The Happiest Days of Our Lives” / “Another Brick in the Wall, Bölüm 2.”de görünen kısır baskı ve istismar döngüsü içinde parçalayıcı gücünü çağırıyor. “Happiest Days / Brick Part 2,”da karısı tarafından cezalandırılan öğretmenin öğrencilerini cezalandırması gibi, haksızca üzerinde uygulanmış adaletsizliklerin üstünden gelmeye çalışmaktadır. Yeni bulduğu kişiliği sadece dünyayı, kendisini güçsüz ve pasif bıraktığı için suçlamaz, yaptıklarını doğru gören egosuyla da kendisi gibi olmayanları zorlayıp aksi halde sonuçlarından zarar göreceklerini söyleyip tehdit ederek daha da ileri gitmektedir. Artık pasif değildir. Onun bu yeni hali fütursuzca genelleştirdiği “sen”i rahatça tehdit ederek dineyicisini aniden “ötekileştirebilmektedir.”

Gitar ritminin tuğlaların önceki üçlemenin devamı olarak yaratılışına eşlik ederken, bu kez Pink’in kullandığı genelleştirilmiş kimliği belirsiz “sen” tehdidinden daha tanıdık bir tanımlama vardır. Faşist Pink, ilk olarak “In the Flesh?” de “sen” diye hitap ettiği dinleyicilerini çağırırken kullandığı “soğuk gözler” görsel engel benzetmesini yapmıştı. “Boş gülüşün ve aç kalbin” sözleri “What Shall We Do Now?” ve “Young Lust”da ddetaylandırılan içi boş bireyselliği ve şöhret hırsların zihniyetine gönderme yapıyor olabilir. Benzer şekilde, Diktatör’ün “dirty feelings – kirli duygular” olarak tanımladığı duygularla “seni annene karton kutuda yollarız” diyerek tehdit etmesi, Pink’in albümün ilk yarısında annenin ona kötülüğün ulaşmasına engel olmak isteyişini akla getirir. Basite indirgermek gerekirse, diktatör Pink’in tehditleri kendini ilgilendirmeyen – bir uyarı niteliğindeydi. Açık söylemek gerekirse zayıf olan her yanını aklının yettiğince kapatmaya çalışıyordu. Pink’in yeni Faşist yapısı kılığında yüzeye patlayan bir ömür boyu bastırılmış duygularının acısını şarkıdaki “feel[ing of] the bile rising from your guilty past – Suçlu geçmişinden yükselip ağzına gelen safrayı hisset” sözü durumunu çok iyi tanımlıyordu. Muhtelemen bir deniz kabuğunun imha edilişinin düzeni devirerek kaos ortamı yaratmasına gönderme yaparan William Golding’in Sineklerin Tanrısı kitabında kullanılan sembol’e benzer, faşist Pink meydan okurcasına eski halinin “sinirleri paçavra / kabuğundan parçalanır gibi” olduğunu ilan eder. Artık geçmişteki pasif saldırganlık yerine bu yeni dönemde aktif kaos düzeni (buna eğer “düzen” denebilirse) uygulayacaklardır.

Pink’in kişisel çöküşü ile Nazi dönemi Almanyasının toplumsal çöküşü oldukça paralellik kuran “In the Flesh” gibi “Run Like Hell” de de kendine yaptığı izolasyon sonucu bireysel ve toplumsal çürüme fikirlerini birleştirir. Şarkının başındaki kalabalığın “Pink Floyd” tezahüratı – başka bir ortamda son derece zararsız iken – kaygı verici bir hal alarak gürültücü kalabalıkla çete nümayişi arasındaki ince çizgiyi belirsiz hale getirir. Seyirciler onun ırkçı söylemlerinden rahatsız olmak yerine (en azından Pink’in kafasında) daha fazlası için adını söyleyerek ona yalvarırlar. “Hammer – çekiç” diye hep bir ağızdan bağırarak kollarını çapraz halde kaldırarak rock yıldızı tanrı imajını selamlayan seyircilerin görüntüsü, zihinlere Nazi toplantılarında ellerini kaldıran geniş kitleleri getirir. Siyah giyimli kalabalık artık bireylerden oluşmayıp yerine tek vücut haline gelmiş, birlikte kutlayan, dans eden ve aynı yüzsüz maskeleri giyen insan topluluğu haline gelmiştir. Kişiliğinin katıksız gücüyle, faşist Pink bir zamanlar sadece içsel bile olsa isyan ettiği izleyicisini yüzsüz robotlar haline sokup onlara (hayalinde) bir şekil vermeyi başarmıştı.

Bir saldırı köpeği dışarıdaki bir yabancıya saldırtılır; bir grup dazlak azınlıklara ait ev ve restoranları basar, onların huzurlu ortamlarına zarar verir yolları üstündeki her şeyi yıkarlar. Kurtçukların çürütmesine örnek olarak arabanın arkasında sevişen farklı ırklardan bir çift saldırıya uğrar, zenci erkek dövülürken, kadın arabanın arkasında dazlak çetesi tarafından tecavüze uğrar. Ve bu sahneler içinde serpiştirilmiş olarak bir tepede asılmış üç ölü görürüz. Güçlü sahnelerde İsa’nın çarmıha gerilişinden, Amerikan tarihindeki Golgotha’da linç edilen iki Afro-Amerikan hırsız’a özellikle de 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar geçen Jim Crow günleri akla gelir. Tümünün etkileri çok açıktı: kalabalıkları yönlendiren diktatörlerin çete yönetimleri, insanlığın karanlık yüzünün bir parçasıdır. Faşist kişiliğin Pink’in karanlık tarafı oluşu gibi çete mantığı da insan’a aittir…. birini diğerinden ayıran çizgi çok incedir.

Takipçilerinin mahallelerde komuşlarına yaptıkları ile Kristalnacht (Kristal Gece veya Kırılan Bardak Gecesi olarak da bilinen) gecesinde yaşanan hatırlatan sahnelerle Pink ironik olarak babasının hayatını alan – ilk tuğlanın koyulmasına neden olan olay – zamanın ruhu bir canavar’a dönüşmüştür. 9-10 Kasım 1938 de Almanya ve Avusturya’nın bir bölümünde yaşanan olayda, Nazi gençleri komşuları olan Yahudilerin ev ve iş yerlerini yağmalamış, camlarını kırmış (kırılan camlarla dolan sokaklardan dolayı geceye Kristal Gece adı verildi) ve sinagogları ateşe verilmişti. O gece 91 Yahudi öldü, pek çoğu da dövüldü. Kristallnacht’ın sabahında 26,000 – 30,000 arası Yahudi tutuklandı ve toplama kamplarına gönderildi. Katliam Propaganda Bakanı Joseph Goebbels tarafından kısa sürede resmi olarak Üçüncü Sekreter Ernst vom Rath’ın suikastle öldürülmesine karşı bir tepki olarak nitelendirildi. Katliam’a The Wall’da gösterilen reaksiyon, tek bir çılgının viral yolla toplumda bozulma sonucu yayılışının altını çizer. Bir adamın önemsiz gibi duran duvarının zararlı etkileri, göründüğünden derin ve geniş kapsamlı sonuçlara neden olabilirdi.

Rahatsız edici şiddet ve tecavüz görüntülerinin altında umut verici bir ışığın olduğunu söylemek zordur. İnsanlığın kara tarihini gösteren asılmış üç kişinin görüntülerinde olduğu gibi, Pink’in içindeki kişilik değişimine de atıfta bulunur. “The Thin Ice” gibi şarkılarda kendini İsa figürü gibi gören Pink’in, “Run Like Hell”deki asılmış adamların görüntülerinin dini etkileriyle İsa benzeri figürü tersine dönmüştür. Ortaya çıkan diktatör kişiliğinin sayesinde Pink şimdi kendisini aldatılmış masum olarak, eziyet gören değil neşeyle masumlara zarar verebilen, eziyet çektiren olarak görebilmişti.Her ne kadar bu son tipleme ruhunun en karanlık yönlerini temsil ediyor olsa da, sonunda kendisinin gerçekte alışışagelmiş ve hayatın adaletsizliklerinden pasif olarak da olsa nasibini almış olan tüm İsa tiplemelerinin oldukça karşıtı bir karakter olduğunu, ve de kendi gelişiminin de hızla yaklaşan davasının sonunda çekmek zorunda kalacağı cezayla bir potada eritmekte olduğunu fark eder.

Waiting For The Worms – Solucanları Beklerken

[Roger Waters]
Aaaah ulasamazsın simdi bana
Aaaah önemli de degil nasıl çabaladıgın
Hosçakal zalim dünya, hersey bitti
Yürü
[David Gilmour]
Ve burada, duvarımın arkasındaki kömürlükte oturmuş
[Roger Waters]
Beklerken solucanların gelmesini
[David Gilmour]
Burada, yanıbasında duvarımın, mükemmel bir soyutlanma yasamdan
[Roger Waters]
Beklerken solucanların gelmesini
Beklerken ağaçların kuru dallarını kesmeyi.
Beklerken kenti temizlemeyi
Beklerken solucanları izlemeyi
Beklerken kara gömleği (Neo-faşistlerin giydiği gömlek) giymeyi
Beklerken cılız süpürgeotlarını temizlemeyi
Beklerken onların pencerelerini paramparça etmeyi
Ve kapılarını tekmelemeyi.
Beklerken son çareyi
Gerginliği güçlendirmek için.
Beklerken solucanları izlemeyi.
Beklerken duşları açmayı
Ve fırınları yakmayı
Beklerken kraliçeleri ve zencileri
Kızılları ve yahudileri
Beklerken solucanları izlemeyi
[David Gilmour]
İster misin İngiltere’nin
Tekrar hüküm sürmesini dostum?
[Roger Waters]
Tek yapman gereken izlemektir solucanları
[David Gilmour]
İster misin zenci kuzenlerimizi
Tekrar evlerine postalamayı dostum?
[Roger Waters]
Tek yapman gereken izlemektir solucanları

Kısaca Anlamı
Pink kendisiyle savaştıkça dengesiz, diktatör bağırıp çağırmakta, etnik temizlik istemekte, neticede babasını öldüren güce dönüşüyordu.

“In the Flesh” ve “Run Like Hell”den sonraki pozisyonunda teatral bir giriş yapan “Waiting for the Worms” daha fazla ırkçı söylem ve değişen Pink son haliyle bir çok tehdit savurur. Ancak zihnini kontrol eden Hitler benzeri gösterdiği her türlü baskıya rağmen yine de o görüntüsünün altına sıkışmış bir makul düşünce ve halinin farkında oluşunun izlerini taşır. Belki de o önceki şarkıda tehdit eden militan yapısı, öfkeli gözlerin faşist kabuğunun altında eski Pink’in ışığı vardı.

Baskıcı yapısının hayali üstünlüğü bir yana, Pink, ilk kez kendine yarattığı savunma mekanizmasının arkasında bölünmüş kişiliğini seslendirip mevcut durumu anlatıyor. Tekrar “zalim dünyaya veda eder”, ancak bu kez vedası albümün ilk yarısının sonundaki izolasyonunun egoist isteğinden değil, yaptıklarının farkına varışıyla yaşadığı üzüntüsünden kaynaklanıyordu. Fark ediyordu ki bu “perfect isolation – mükemmel izolasyonu” ideal olmanın çok gerisindeydi. Bu hayal ettiğinden uzak dünyanın neden olduğu deliliğin yalnızlığı değil, zihnindeki karşıt güçlerin kısır savaşıydı sadece. Tarihteki diktatörlerin ellerinde satranç piyonu olarak harcanan hayatlarda olduğu gibi sığınağına sığınmış yalnız, çok da fazla yakınmayan tek başına bir asker gibiydi. Yaklaşan ölümünü (düşüncelerini sürekli kesen diktatör sesiyle) beklemektedir. Çıkış için umut olması gerektiğinin farkındadır. Pink kaderine dair şüpheleri ve diktatör yapısı kişiliğini şarkının bir kaç satırında zihninde kontrolü yeniden ele geçirmiş olsa da bu devam eden otantik yapı potansiyel değişimin ve çürümenin solucanlarına nihayi başkaldırının ipucunu veriyordu.

Fakat şu ana kadar ve hatta şarkının sonuna kadar Pink’in zihnini faşist tarafı kontrol ediyor. Aynen “In the Flesh” de Hitler’in “dışarıdakiler” olarak nitelendirerek dışlayıcı yönetiminin anlatımına, “Run Like Hell”in Kristalnacht gecesini hatırlatıp, Yahudilerin gettolarından kovulmasını anlatışına benzer olarak, “Waiting for the Worms”da sembolik olarak Naziler tarafından gerçekleştrilen 6 milyon Yahudinin ve azınlığın katledildiği Soykırım’ın son aşamalarını seçmiştir. Bu üç şarkı sırasında, Pink’in baskıcı kişiliği etnik tanımlamadan ayrımcılığa ve nihayetinde azınlıkların yok edilmesine dönüşür. Megafonla seyircisine bağırırken takipçilerinin bariton sesleri onun verdiği her emri vurgularcasına “waiting – bekliyoruz” derler. Faşist Pink önceki şarkıdaki hakaret ve tehditlerini bu kez daha da ileri taşımış; şimdi karşısına çıkacaklara çok daha geniş yıkım için söz veriyordu. Bu söz garip bir şekilde babasını öldüren ve doğumundan sonra hayatını lekeleyen çok despotik bir güce dönüşünü sağlıyordu.

Hitler/2. Dünya Savaşı paralellikleri bariz olduğu kadar da çoktur. “Son çare” gibi Nazi Almanya’sının Avrupalı Yahudilere uyguladığı sistematik soykırıma gönderme yapan sözlerinden, “duşları açın, fırınları yakın” diyerek kurbanların öldürüldüğü gaz odaları ve büyük fırınlara gönderme yapan pek çok referans bulunur. Şarkı içinde başka baskıcı rejimlere ve diktatörlere de gönderme yapılmaktadır. Bunlar arasında, milliyetçi aydınlardan oluşan Blackshirts olarak bilinen paramiliter faşist gruplara ve yine 2. Dünya Savaşında Mussolini tarafından karşıtlarını tehdit etmek ve sıkça öldürmek için kullanılan gruplara göndermeler vardır. Pink’in “siyah shirt’ünü giy” emri, daha sonraki “İngiltere yönet tekrar” sözüyle birleştiğinde akla, 1932 senesinde eski İşçi Partisi bakanı Sir Oswald Mosley’in kurduğu İngiliz Faşistler Birliği akla geliyordu. 1931’de Mussolini’yi ziyaretinden sonra İtalyan liderin fikirlerini benimseyen Mosley, onun faşist ideolojisini adapte etmiş ve Blackshirt düşüncesini almıştı. BUF (İngiliz Faşistler Birliği) prensiplerinden bazıları İngiltereyi ticari, ekonomik ve kültürel alanda dünyadan tecrit etmek gibi duvar benzeri bir temaya sahipti. Bütün bunlar “Waiting for the Worms” da Pink’in açıkça bağırdığı milliyetçi görüşleriydi.

2. Dünya Savaşından referansla yazılmasına rağmen, yine de “Waiting for the Worms” kişisel ve sosyal izolasyonu nedeniyle tarih boyunca tekrarlanan insanoğlunun durumunu kapsayacak kadar da geniş anlamdadır. Sözel manzarasında belli yönetim şekillerini anlatırken, şarkı Hitler ve Nazi Almanyası hakkında olmadığı gibi, sadece Mussolini veya Mosely yada başka bir diktatör hakkında da değildir. Onun yerine hepsi ve daha fazlasını anlatır. Bir grup ahlaksız liderler ve faşist fikirler yığını olup, bir kişiyi, lideri veya fikri anlatmak yerine, insanlık tarihinin başından bu yana insanlığın bencil kafasında başına bela olmuş baskının evrensel gücü anlatmaktadır. İnsanların kendi ulusunu diğerlerinden üstün görmesine neden olan aşırı milliyetçiliğin aldatıcı gücü (“would you like to see Britannia rule again? – tekrar İngilterenin idarede olduğunu görmek ister misin?”) veya iktidar çoğunluğundan farklı etnik kimliğe veya inanışa sahip grupların imha edilebileceği veya edilmesi gerektiğine (“would you like to see our colored cousins home again? – renkli kuzenlerimizi tekrar evlerinde görmek ister misin?”) inananları anlatır. Bu milletlerin çekiç benzeri itici güçle yükseltiği ve çürümenin solucan benzeri güçlerin meşhur ettiği ama aynı şekilde çöken ve şöhretlerini yitirenlerin hikayesidir.

Sonuçta, bu baskı ve gerçek kişiliğinin etkisiyle Pink gerçeğe döner. Roger Waters 1979 yılındaki söyleşisinde uyuşturucunun Pink’in sistemini bozmasıyla oluşup, “sürekli olarak gerçek veya asıl kişiliğine geliş gidişler yaşıyordu ki bu normal birinin solucanları-bekleyen tarzda herkese zarar verip önüne çıkana saldırabilecek yapıya da dönüşebilmektedir.” Kendi ahlakındakı çöküş gibi şarkı da hakaret ve tehditleri, “çekiç” diye bağıran kalabalığın yükselen ve şiddetlenen tezahüratına karışarak kakafonik bir şekil alır. Baskının, izolasyonun, nefretin ve diğer içine doğru kapanan duvarla ilintili tüm negatif duygular, albüm boyunca çeşitli formlarda kullanılan yüksek distorsiyonlu gitar rifi ile karışarak kaotik bir karışım yaparak tekrar ortaya çıkar. Her iki “In the Flesh” versiyonu, “Another Brick in the Wall” üçlemesi, “the Thin Ice” daki gitar solosu ve “Hey You” daki bağlaçlar Pink’in duvarının kendi şahsiyetini yok edip onu bir zamanlar nefret ettiği canavar’a dönüştüren negatif yönleri; baskı, bastırma, kendini yalnızlaştırma tavırlarını sembolize eder. Burada, riff kalabalığın öfkeli tezahüratı tarafından neredeyse çekilmez hale gelir ve Pink’in tehditleri ile birlikte anlamsız bir gürültüye dönüşür. Bu çılgınlık doruk noktasına henüz ulaşırken, aniden eski Pink’in kendi yetiştiği hapis derinliklerinden özgürlük için son çığlığı savurarak “Dur!” diye bağırır. Eski Pink artık tekrar kontrolü almaya hazırdır.

Şarkının büyük kısmı film için seçilse de, “Waiting for the Worms” görüntüleri göze hitap edip sözlerdeki baskıyı hissettiren oldukça başarılı bir çalışmadır. Şarkı çapraz çekiçli pankartlar taşıyan faşist takipçilerinin görüntüleri üzerine kurulu ve caddenin ortasına kurulan sahnede Pink’in teatral vedası “zalim dünya” ile başlar. Şarkının devamı Pink’in çıkarımları, ve diktatör yapısının etkisiyle emirlerini siyah bir megafonla mahalleye duyurması üzerinedir. Artık kendo takipçilerine değil düşüncelerini İngiltere caddelerinde tesadüfi olarak karşılaştığı insanlara korku ve izolasyon mesajını vermek inter. Pek çokları için görüntüler Oswald Mosley’in 1936 yılında örgütü BUF tarafından o dönem pek çok Yahudi azınlğın yaşadığı Londra’ East End’de yapılması plantain gösteriden alıntılanmıştır. Gösteri aşırı polis yoğunluğu ve 300 bin antifaşist göstericinin BUF’un yürüyüş yolunu kesmesiyle Cable Caddesi Savaşı olarak hatırlanan bir olay olarak iptal edilmiştir. Öte yandan Pink, çıktığı caddede bir direnişle karşılaşmak yerine, mahalleli onlara kapılarını ve camlarını hızla kapayıp kilitliyordu. Şarkının geri kalanı, faşist bir üyenin başka bir adamın kafasını patlattığı ve çekiçlerin kalabalığın “hammer – çekiç” tezahüratı altında birbirleriyle uyum içerisinde marş düzeninde yürüdüğü “What Shall We Do Now?”daki animasyon görüntüleriyle, çeşitli gösteri ve kavga görüntüleri arasında dönüyordu. Kaos görüntüsünün altında, şarkının başında ve sonundaki bazı görüntülerde eski Pink’in mantıklı sesi duyuluyor, bu da bize özgürlüğünü arayan gerçek kahramanımızın gerçek kişiliği oralarda bir yerlerde duruyor olduğunu gösteriyordu. Şarkının başında Pink içine düştüğü tuzağı tanımlarken, onu sembolize eden pembe bebeğı hayranların ayaklarının altında ardından da kafesin içine sıkışmış gösteren kısa bir çekim vardır. Sahnedeki iç karartıcı sembolizim, kamunun gözü önünde olanların onların eğlendirdikleri tarafından nasıl görmezden gelindiğini anlatır. Bu durumda, takipçileri tarafından tanrı statüsündeki standartlarda yaşamaya çalışan Pink, kendi şahsiyetini de kaybedip – ruhunu – yüzü olmayan bir oyuncak bebekten farksız hale gelmiştir. Ve aynı zamanda, bu görüntünün dahil edilmesiyle son iki şarkıdaki Faşist Pink’in acımasız görüntülerine maruz kalan seyirci için karşılama görüntüleridir. Hiçbirşey değilse, bu görüntüler şarkı boyunca attığı çığlıklar atıp bağıran, korkunç görüntülere rağmen sessiz çığlıklar atan Nazi benzeri dönüşümün altında daha mantıklı bir Pink’in yattığını hatırlatır. Albümdeki gibi, bu mantıklı yanı neticede şarkının tepe noktasında kendi sesini bulur ve çıldırmış kalabalığın sesine, kıtalar halinde yürüyen çekiçlere ve nefret dolu çığlıklarla indirilecek diktatör olacağını bilmesine rağmen “Stop – Dur” diye bağırır.

Stop! – Dur!

[Vokaller album: Roger Waters, Filmde: Bob Geldof]

Dur!
Eve gitmek istiyorum.
Bu üniformayı çıkartmak
Ve şovu terk etmek.
Fakat bu hücrede bekliyorum ,
Çünkü bilmem gerek
Tüm bu zaman boyunca suçlu muydum ?

Kısaca Anlamı
Pink aniden duvarının gölgesinde içine düşmüş olduğu deliliğin derinliğinin farkına varır ve çürümüş zihinsel durumunun sorumlusunun kendisi olup olmadığını bulmaya karar verir.

Zihninin berraklaştığı bir anda Diktatör Pink’in hükümranlığı son bulur , ancak bu yıllar boyu süren savaş ve yersiz fedakarlıklaın sonucu olarak değil daha çok insani sorumluluktan kaynaklanır.Hikayedeki en ani karakter değişimlerinden biridir bu ; böyle olsa bile Waters’ın sosyal ve kişisel sorumluluk alanlarındaki fikirlerinin mükemmel bir yansımasıdır.Dünyadaki tüm hastalıklar baskı,zulüm ve şiddet tek bir yerde birleşirler :Seçenek.Kişi ya kendinin veya toplumunun daha iyiye gitmesi yönünde harekete geçmeye karar verir ya da eylemsizliği seçip çürümenin başlamasına müsaade eder.Hayat olumlu ve olumsuz fırsatlarla doludur Herkes hatalarının bedelini ödeme potansiyeline sahip olduğu gibi herkesin kendi esiri olma va dar görüşlü olma potansiyeli de mevcuttur, tıpkı Diktatör Pink gibi. Fakat kişi bir eylem yapma kararı aldığında bunun etkileri gerek iyi gerek hastalıklı , anında alınır. Albümün daha başlarında , Pink tiranvari durumuna doğru geliştiğinde aksiyonlarının etkileri anında hissedilmişti ; bunlar sadece onun hayal dolu beyninde geçiyor olsa bile.Benzer bir şekilde , Pink bir kez daha ve de “Waiting for the Worms” ‘ un sonuda kendi despot yapısını red ederek basit ama güçlü tek bir kelime ile tavrını bir çığlıkla koyacaktır “stop.” Artık bu şovdan yorgundur maskelerden ve de kılık değiştirmelerinden, ve de arzusu “bu üniformayı çıkartmak” ‘tır. (bu aslında bir semboldür , babasının bir asker olarak ölümünden ve de kendi faşist kişiliğinin bir maskesi olan sahne üniformasından ) kurtulmanın ; hayatı boyunca kendisi için biriktirdiği sorumluluklardan kurtulma arzusunun çığlığıdır stop. Fakat en önemlisi tüm bu zamanlarda suçlu olanın kendisi olup olmadığını anlayabilmek için zihinsel hücresinde kalmaya karar vermesidir.Kendi duvarlarının yaratılmasında kendisinin oynadığı rolün ne kadar önemli olduğunu anlamaya başlar , ve görür ki acımasız bir dünyanın bahtsızlıklarını çeken talihsiz bir kurban olmak yerine kendi izolasyonunun aktif bir destekleyicisi olmuştur. Daha basit bir deyişle , “neredeyse insani sayılabilecek” duygular geliştirmiştir bu da kendi kendiyle hesaplaşmasıdır.Pink egoist bir şehitlikten kendi eylemlerinin tam sorumluluğunu üstlenmeye uzanan bir evrim geçirir. Sanki kendi davasının görülmesinde kendisine davaya katılım çağrısı gelmiş gibi Pink’in son sözlerinin bir kısmı (“bu hücrede beklemek zorundayım çünki bunca zamandır suçlu olan ben miydim öğrenmem gerek “) eko yapan şu cümlenin içinde yok olur : bilme zamanı…bilme zamanı…bilme zamanı…
Bu albümdeki Pink’in diktatör ve mantıklı kişilikleri arasındaki ani geçişlerde olduğu gibi filmde de “Stop” bölümünde seyirci baskıcı çekiçlerden konser arenasındaki halka açık bir tuvalete ani bir geçiş yapılır . Burada biz Pink’I tuvaletin tezgahında sinmiş olarak sırtı duvara dönmüş elinde bir şişe şampanya ; “kküçük siyah kitabından” şiirler okurken buluruz ; bu arada bekliyen seyircilerinin tezahüratı da fonda silik olarak gelmektedir. Bu sahnedeki her şey daha önceki birkaç şarkıdaki iğneleyici konuşmaların aslında Pink’in beynindeki bazı hayallerden başka bir şey olmadığını anlatır bize.Kısa bir süre önceki baskıcı yapıdaki yok edici güç’ten oldukça farklı bir yapıda şimdi Pink ihtişamından uzak bir tuvalet köşesinde arpacı kumrusu gibi düşünmektedir bu da beynindeki sarmalların dışkıya benzer derinlikler olduğunun bir görsel imgelemi gibidir ve “Stop” şarkısının sözlerini söylemeye başlamadan kitabından şiir okumaktadır.
Şarkı sözlerinin albümdeki sıraya göre sıralanmasından önce ilginç olan şey , Pink’in The Wall albümünün devamı olan the Final Cut’tan ve de ayrıca Waters’ın ilk solo albümü olan the Pros and Cons of Hitchhiking’den bölümler okumasıdır.Bunlar :

Kamera lavabo tezgahlarını tararken “Possible Pasts” şarkısından : “Do you remember me? How we used to be? Do you think we should be closer?” İkinci şarkı parçacığı ise Pros and Cons’dandır ve şöyle der : “And I put out my hand just to touch your soft hair / To make sure in the darkness that you were still there/ And I have to admit/ I was just a little afraid, oh yeah/ But then….” Bazıları bunların Floyd hayranları için eklenmiş olan şakalar olduğunu düşünse de mesela “Money” nin “Happiest Days” ‘e dahil edilmesi gibi – şunu da unutmamak gerekir ki Pink’in hikayesi ile takip eden albümlerin sözleri arasında da ortak bağlar vardır .Şarkıların üçünün de yazarının aynı olması bir yana ; Waters’ın kendi hayatından ödünç aldığı duygular ve kişisel güvensizlikler de Wall kişiliğine enjekte ettiği şeylerdir , bütün bunlar şarkıların anlatıcılarının içinden fışkıran duygusal bariyerler olup herkesi kendinden kol mesafesi kadar uzak tutmayı hedefler. Final Cut’ın “Possible Pasts,” şarkısında anlatıcı ki 2’ci dünya savaşına katılmış olan eski bir askerdir ; savaş sonrası İngiltere’de hayata adaptasyon ile bir taraftan savaşın rahatsız edici kabusları ve diğer taraftan savaş zamanında bir fahişeyle yaşadığı cinsel uygunsuzluklar arasında gidip gelirken ; tamamıyle ahlak dışı bir hikayede ahlaklı bir şeyler var olduğunu bulma amaçlı bu hikayeyi didikler durur.

Her koroda anlatıcı durur ve bilinmeyen dinleyi topluluğuna (eş, kız arkadaş,ülke,eski-benlik?) “Do you remember me? How we used to be? Do you think we should be closer?”, işaret edilen odur ki beyni içinde dönen bütün bu hatıralar kendisini geri-dönüş yaptığı insanlardan ve hayattan uzaklaştırmaktadır.

Benzer bir şekilde Pros and Cons of Hitchhiking’un anlatıcısı da bir orta yaş kriziyle boğuşmakta ve kendisini bir yasak ilişki içerisinde hayal etmektedir.(Not: the Wall ‘u kaydetmeden önce Waters gruba the Wall ve the Pros and Cons of Hitchhiking albümlerine dönüşecek olan demo şarkıları getirip dinletti.Grup the Wall’u tercih edip kayıt etti ve böylece Pros and Cons Waters’ ın ilk solo albumü oldu (gruptaki karmaşık yol ayırımından sonra)

1 saat süren ve çılgın rüyaların birinden diğerine geçişi bittikten sonra anlatıcı (daha sonra isminin “Reg” olduğunu öğreniriz ) saat 05:11’de uyanır ve bu da son şarkının isminin önerdiği gibi kendisi için bir “Aydınlanma zamanı ” olur . Pink’in mırıldandığı “Aydınlanma” şarkısının ufak bölümü isekişinin kendine açılmasının dehşetini irdeler “kalbimi sana açıp zayıf tarafımı gösteriyorum open[ing]my heart to you, show[ing] my weak side” ( bunun benzeri bir tema da Final Cut şarkısında karşımıza çıkar).İşin mizahi yönüne bakıldığında ise , Pink söylediği cümleleri şarkının başlangıcından önce sonlandırır ve de albüm “az şansım vardı sen uyanıktın I had a little bit of luck / You were awake. / Yanlız bir an daha geçirmeye dayanamazdım I couldn’t take another moment alone,” bu mısra da ihtiyaç duyulmayan duygusal bariyerlerin kaldırılmasının olumlu yönünü güçlendirici bir etki yapar. Bu mısra aynı zamanda az sonra başlayacak olan “Mahkeme Trial” ‘ı işaret ederken soyutlamaya bağlı kendini koruma nosyonunu da çürütür.

Referans verilen tüm bu temalar – Geçmişin getirdii kabuslar ; kişinin kendi ruhunun en karanlık kısımlarına tek başına katlanmanın korkusu Pink’in aydınlanma anı esnasında eşit derecede önemlidirler. Bob Geldof’un sesindeki titreyiş eşit ağırlıkta korku utanç ve belirsizliği temsil eder. Ne olacağını bilememenin korkusu yaptıklarından duyduğu utanç ve sonra ne olacağının belirsizliği . Pink’in durum değerlendirme yapmasına fırsat kalmadan ; bir saha emniyet görevlisi (ki “Young Lust” ‘ta grubun peşine takılan kızların geçmesine müsaade eden kişi ile aynı şahıstır ) tuvaletin kapısını açar (ki bu da duvar’daki başka bir metafor kapıdır) bu hareket te Pink’in kuruntularının kalbine doğru yola koyulmasına neden olur.

DİĞER FLOYDIANLAR NELER SÖYLÜYOR ? – “STOP”
Michael Fulton — ” ‘Stop’ ‘un film versiyonuna eklemek istediğim bir nokta – kamera tuvalette dönerken fonda tezahüratı duyabildiğini belirtiyorsun, fakat aslında bundan daha fazlası var.
Sesi çok açtığımda the Wall: Is There Anybody Out There? Konser albümünün ‘Master of Ceremonies’ şarkısındaki sesi duyuyorum .Bu ses sadece konserin tanıtımını yapıyordu ve de lafı ‘In the Flesh?’ ‘in notaları tarafından kesintiye uğruyordu . Bu da Pink’in konserlerinden birinde tuvalette olduğu , ve kendini bir yere kitlemiş olan (anti) kahramanın (ki bu da Pink’tir) , dışında geriye kalan her şeyin “dışarıda” ve de olağan bir şekilde işlevlerini sürdürüyor olduğu fikrini perçinlemektedir

The Trial – Mahkeme

[Roger Waters]

Günaydın sayın solucan yargıç,
Adalet ortaya çıkaracaktır ki,
Şu anda önünüzde duran tutuklu,
Suçüstü yakalanmıştır duygularını açığa vururken.
Açığa vururken insan doğasına ait duygularını.
Ayıp
Bu kadarla kalmıyor.
Okul müdürünü çağırın!
Her zaman söylemiştim onun adam olmayacağını,
Ve sonuç olarak sayın yargıç.
Eğer izin verselerdi istediğimi yapmama,
Ben onu döve döve adam ederdim.
Fakat elimde değildi.
Allahın cezaları ve düzenbazlar,
Onun cinayeti şüphe uyandırmadan işlemesine izin verdiler.
Bırakın onu bugün pataklayayım.

Deliyim
Tavan arasındaki çılgın oyuncaklar, ben deliyim.
Bilyelerimi alıp götürmüş olmalılar.
[Kadın korosu]
Deli, tavan arasındaki oyuncaklar o bir deli.

Davalının karısını çağırın
Seni küçük pislik şimdi boka battın.
Umarım fırlatıp atarlar anahtarı.
Benimle daha sık konuşmalıydın
Fakat hayır, ille kendi bildiğini
Okuman gerekiyordu, hiç yıktığın
Ev oldu mu son zamanlarda?
Yalnızca beş dakika için, sayın solucan yargıç
Onu ve beni yalnız bırakın.
Bebeğim!
Gel annene bebeğim, izin ver seni
Kollarıma alayım
Saygı değer efendim, hiç istemedim onun
Başının belaya girmesini
Neden beni terk etmek zorunda kaldı?
Sayın solucan yargıç bırakın evine götüreyim onu
Çılgın, gökkuşağının üstünde, bir çılgınım ben
Pencerelerde parmaklıklar
Bir kapı olmalıydı duvarda
İçeri girdiğimde
Çılgın gökkuşağının üstünde, bir çılgın o
Mahkemenin elindeki deliller
Tartışma götürmez, hiç gerek yok
Jürinin odasına çekilmesine
Bunca yıllık yargıçlığım süresince
Daha önce hiç duymadım
Bundan daha fazla hak edeni
Tüm yasaları çiğnemekten dolayı cezalandırmayı
Onlara acı çektirme yolun,
Zarif karına ve annene,
Kusmaya zorluyor beni
Fakat dostum açığa vurdun
En derin korkunu
Ben de seni mahkum ediyorum
Benzerlerinin önünde
Duvarı yıkmaya.

Kısaca Anlamı

Pink kendini – abartılmış ve kişileştirilmiş tuğlaların idare ettiği bir mahkemede – yargılar ve sonunda oluşmasından kendini de sorumlu tuttuğu duvarın aynı zamanda dış dünya ile bağlantısını da sağladığı için yıkılmasına karar verir.

İlk The Wall analizimi 1997’de kaleme almış ve “The Trial” hakkında yazılacak çok şey olduğunu belirtmiştim. Yıllar sonra hala aynı fikirdeyim. “The Trial” hem müzikal hem de anlatımsal bir doruk noktası olmasına rağmen bu kelime bile tüm etkileri açısından ele alındığında yetersiz kalmaktadırTrial1. Pek çok açıdan, albümü tiyatro ile birleştiren, cesurca alaycı, kara mizah öğeleri içeren, ironili dalga geçmesine rağmen derin bir duygusallık barındıran, paradoksal olarak kararlı nihilizm’in yanı sıra sebatkar bir iyimserlik taşımaktadır. Şarkının çelişkili duran yapısıyla aydınlık ve karanlığı, iyi ile hasta Pink’in hayatının farklı bakış açılarıyla bir arada bir kişinin zihninde mücadelesidir.

Albümün 1979 özetinde Roger Waters şarkıyı, Pink’in kendi iç muhasebesi olarak açıklamıştı. “Burada yargıç kendisinin bir parçası olduğu kadar yer alan karakterlerin ve hatırladığı olayların da bir parçasıdır. Hepsi zihninde ve hepsi hatıralarıdır” diyordu. Onun hayal ürününün bir parçası olarak, her karakter bir şekilde Pink’in kendi kişiliğinden farklıdır ve fikirleri, hatıralarından etkilenmişlerdir. Örneğin, anne karakteri daha çok Pink’in “The Thin Ice”da ortaya çıkışından itibaren tekrar ettiği annesinin gerçek hayattaki halinden çok onu nasıl gördüğü ile şekillenir. Unutulmaması gereken bu kendi ürettiği tuğlaların değil, Pink’in yargılandığı bir ortamdır. Normal hayattaki mahkemelerde kişinleri hapisle cezalandırılması gibi Pink Floyd’un albüm boyunca süren bu ironik tarzı da Pink’in kendi yarattığı zihinsel hücresinden kurtulmasıyla ilgilidir.

Özel bir tarz açılış müziği ile daha savcının davaya başlamasından bile önce, dinleyici Pink’in zihnindeki başdöndürücü dünyasındaki dramatik değişimin farkına varır. Orkestra gerçekten de albümün başından beri arka planda rol almıştır ancak “the Trial”de artık yegane enstruman olmuştur. Sonuç olarak dinleyici, teatral, neredeyse sirk benzeri bir açılış ile Pink’in hissettiğinden pek de farklı olmayan bir atmosfer’e sürüklenir. Trial2

İlk olarak yargıç’a hitaben konuşan savcu ona “Worm your honor – Sayın solucan yargıç” diye seslenirken albümün ikinci yarısından itibaren rastladığımız çürüme sembolüne gönderme yapmaktadır. Bu ikiliyi bu şekilde hukuk sistemi adına konuşturan Waters kolayca anlaşılacağı gibi İngiliz adalet sistemiyle de dalga geçmek istiyor, sıradan vatandaşları yöneten bu insanları gösteriş düşkünü, kıt görüşlü insanlar olduğunu ima ediyordu. Ancak anlatım diliyle, – o ana kadar gerçek yaşamında yer almamış olan – savcı ve hakimi (yada jüriyi) kendi duvarının çürümesinin bir neticesi olarak “solucan” diye tanımlıyordu. Yaşadığı umutsuz izolasyonun dışında oluşan bu solucan Pink’in zihninde herşeyi kapsayan en büyük otoritenin sembolü olarak ele alınır. Sonuç olarak, izolasyonun ve duygusal baskıların büyük metaforu olan duvarın negatif etkileri – savcı ve yargıç faşist Pink gibi çürümenin neticesinde oluşması neticesinde bu suçlamaları yapmaları normaldi. – Pink’e “nerdeyse insani hislerinden” dolayı ihanet derecesinde suçlamalar yapmaktadır. Trial4Tüm içine kapalı kişiliklerde olduğu gibi, Stop”da yaptığı iç hesaplaşmaya gidince varlıkları tehdit edildiği için eşit derecede intikamcı ve militan bir şekilde tehditkar üstüne gelmektedirler. Ona karşı açılan bu dava ve suçlamalardaki ironi, duvarının neticesi ortaya çıkanlar için işlediği suçlar Pink’in hayatı boyunca hissettiği her duygusu için cezalandırılması istenmektedir ve bunun neticesinde Pink suçlamaların hayatının tek bir anına değil yetişkin yaşadığı tümüne olduğunu fark eder.

Suçlamaların yapılmasıyla, savcı, çocukluk dönemi boyunca onu azarlayan karakter öğretmenini kürsüye çağırır. İfadesinde Pink’in bir kalıba sığmayan, kontrol edilmez biri olarak göstermesi duvarın sakinleri tarafından destek görebilecek olsa da dinleyici açısından durum tam tersidir. Bize Pink’in önceki idealizimini, bireyselliğini ve (en azından kafasında) çocukken sisteme karşı isteksiz olduğunu hatırlatır. Öğretmen, tanıklık ederken kullandığı “azarlama”, “çekiçleme” gibi şiddet eğilimli kelimeler ile, daha sonra ona benzer şekilde yetişen faşist Pink’in seyircilerini korku ve şiddet altında soktuğu dinleyici kalıbının kaynağını da bize hatırlatmış olur. Trial15Hem dinleyici hem de muhtemelen Pink’in kendisi, masum bir gençten bu öğretmenine benzeyen aşırı saldırgan diktatöre dönüşünün nedenini bu ilk tanıklıktan anlar.

Her iki tarafın suçlamalarının etkisiyle, Pink “deliyim, tavan arasında oyuncaklar, deliyim. Gerçekten delirdim. Bilyelerimi almış olmalılar” diyen kendi iç sesini duyar: Her bir satır hayatının bir döneminden değişen ölçülerdeki dengesizliğini örtmeye çalışan sözlerdir. Her birinin anlamı artık “evde kimse yok – artık zihinsel problemli” anlamındadır. Bu örtme çabaları özellikle ilginçtir çünkü hepsi belli bir çocuksu çağrışım içermektedir. Öğretmen’in Pink’in çocukluk masumiyetinden geldiğini söyleyerek üzerinde durduğu oyuncakları, balığa gitmesi ve bilyeleri daha da ilginçtir. Trial5Ve hatta bu çocukluk hayallerinin getirdiği oyuncak ve bilye günlerinden kalma tanımlamalar duvarının ne kadar eskiden beri inşa edilmekte olduğunu gösteren deliller olduğu söylenebilir.

Pink’in duygularını haykıran duvar yaratıkları korosundan sonra, alaycı bir şekilde karısı tanık sandalyesine kayar ve diliyle Pink’e hak ettiği dayağı atar. Öğretmen ve anne verdikleri ifade de Pink üzerinde kaybettikleri kontrollerini ince bir sızlanmayla geçirirken, karısının suçlamaları diğer iki kibirli tanığın şikayetlerinden farklı olarak daha çok kişisel ihanet üzerine daha geçerli sebep’e dayanıyor. Doğrudan konuya girerek onu “benimle daha çok konuşmalıydın ama gittin kendi yoluna” şeklinde suçlaması, ilişkilerini bitiren hem iletişim kopukluğu hem de Pink’in kişilik bölünmesini hedefliyor. Biten evliliklerindeki Pink’in sorumsuzluğu ile ilgili karısı aynı öğretmen gibi, yargıç’a “onunla beş dakika yalnız kalabilir miyim?” diye sormadan önce alaycı bir şekilde “son zamanlarda yıktığın bir yuva oldu mu?” diye suçlar. Trial7 Her ne kadar bir sevgiliden böyle bir davranış beklenebilir olsa da, burada tanıklık eden gerçek karısı değil onun Pink’in içindeki yansımasıdır. Burada Pink kendisine karşı tanıklık etmektedir ve bütün albüm boyunca ilk kez, biten evliliğini karısının bakış açısıyla irdelemektedir. Ve sonuç olarak da bu ayrılığın büyük suçunun kendisinde olduğunu fark etmiştir. Şu ana kadar, yalnızlığı için karısına “nasıl bana bunu yaparsın” diye soran, onun yaptıklarını, yaşadıklarını düşünmeden suçlayan kendisiydi. Ancak “the Trial”deki bu karısının tanıklığında Pink nihayet onu abzorbe edip duygusuz bırakan duvarının karısının ihanetine nasıl katkıda bulunduğunu anlamaya başlar ve kendisine “bunca zamandır hep suçlu muydum” diye sordurur.

Öğretmen ifadesinde Pink’in çöküşü ile öğretmeni gibi idealist masum bir faşist haline dönüşmesindeki çelişkiyi anlatırken, karısının suçlamaları kahramanın evlilik sorumlulukları oluyordu. Üçüncü ve son tanık Pink’in annesi bunlardan daha problemli olacaktı. Yeni başlayanlar için oğlunu suçlamasının en önemli nedeni neticede tüm çocukların yaptığı gibi onu terk etmesiydi. Trial28 Onun duvar benzeri koruyuculuğunun açıklandığı “Mother” gibi şarkılardaki anlatım burada da Pink’in annesinin söyleyişini canlandırdığı “Anneciğine gel yavrum, seni kollarımda tutayım. Onun bir sorun yaşamasını hiç istemezdim. Solucan hazretleriniz bırakın onu eve götüreyim” sözleriyle tekrar edilir. Öğretmen ve karısının yaptığı tanıklıklardan hayatıyla ilgili önemli gerçekleri fark eden Pink’in annesinin tanıklığı ile hayatta bazı tuğlaların kaçınılmaz olabileceğini anlaması dışında önemli bir ders çıkartıp çıkartmadığını söylemek güçtür. Bazıları Pink’in tuğlasının anlaşılabilir bir anne korumacılığına tepki olarak oluştuğu fikrine karşı olarak annenin şarkıda yer almasının sebebinin ona olan aşırı sevgisinden (en azından kendi açısından) dolayı kendinden uzaklaştırması nedeniyle olduğu yönündedir. Bu tanımlama da gayet uygun düşüyor, bu şekilde annesinin varlığıyla üretilen tuğla oldukça abartılmış, yanlış ailevi bir düşkünlüğün, Orwellsi bir bakışla (özgür ve serbest toplum için yıkımı göze alan) altı çizilmiş oluyor.

Pink bir daha deliliği hakkında şarkı söyler, bu kez gizleyip adlandırdıkları gerçeklik algısı (“gökkuşağının üstünde” Fantastik Oz’a girişteki Dorothy’i andıran)  yanında kendi içsel mahkumluğudur ( “penceredeki demir parmaklıklar”). Pink’in kendine itiraf ettiği deliliğin amacı biraz belirsizdir. Bazıları bunun Pink’in mahkeme kayıtlarına suç işleme ehliyeti olamayacak derecede delilik hali olarak geçmesini düşündüğünü savunur, ve bu bakımdan yaptıklarından sorumlu tutulama girişimi olarak değerlendirir. Şarkının büyük oranda olayları ortaya çıkarmak üzerine kurulu olduğunu düşünsek de çeşitli defalar üstü örtülü olarak sözünü eettiği “delilik” kendi izolasyonunun sonucuna bir tepkidir. Pek çok tuğlasını bilinçli olarak kendisinin koyuşunun psikolojik neticesidir. Bunu fark etmesiyle onu doğru bir sonuca doğru götürüp “içinde olduğum bu duvarın bir girişi olmalıydı” diye sormasına nedne oluyor. Pink yaralayıcı dünya ile başedebilmenin tek yolunun çıkışını bile bilemeyeceği duygusal bir duvar oluşturmak olduğuna inanmıştı. Basit kişisel ve toplumsal iletişimle bulabileceği bu çıkışı bulmayı başaramamıştı. Artık kendini düşünen “beni saracak kollara ihtiyacım yok” fikrini bırakıp  “birlikte güçlüyüz bölünürsek düşeriz” görüşüne sarılıyordu.

Yargıç Pink’in anons’undan sonra nihayet gürleyerek şarkıya girer. Tanıdık albüm boyunca süren dört notalı Wall teması Pink’in duvarınındaki tüm tuğlaları çimento gibi bir araya toparlar. Başka bir açıdan yargıcın jürinin düşünmesine fırsat bırakmadan kararı açıklamasıyla belki de İngiliz adalet sistemine karşı da bir eleştri yapılıyordu. Yargıcın şarkıdaki diğer karakterlerden fazla sözü olmasına karşın, o ve kararı hala pek çok Floyd hayranı için bir gizem teşkil etmektedir. Eğer mahkeme Pink’in acı çeken “zarif eşi ve annesini”, “neredeyse insani duygular” göstermesi yüzünden gerçekleşiyorsa o zaman ona ceza değil ödül vermesi gerekmez mi? Duvar’ın ürünü olan Yargıç, Pink’i hayatının iki önemli figürüne duygularını yansıtmadığı için yermesi gerekmez miydi? Trial10Benzer şekilde yargıcın verdiği duvarı yıkarak “herkesin önünde kendini ortaya çıkarma” kararı varlığı kendi izolasyonu ve zihinsel çöküntüsü olan birinin ikincil kişiliği için değil miydi?

Tüm görüşler geçerlidir. Bazıları durumu edebiyatta yapay veya imkansız bir karakterin senaryo akışı içinde beklenmedik bir yerde ortaya çıkıp çözülmesi imkansız bir sorunu birden çözmesi olarak adlandırılan “deux et machina”‘ya benzetir. Bu beklenmedik belirsiz figür hikayedeki soruna hızlı bir çözüm getirmişti. Bu da Waters’ın Pink’in hikayesine çabuk bir son getirme yöntemi olmuştur. “Deus ex machina” genel anlatı içinde yapmacık ve çelişkili hissetmenize neden olabilir.ancak uzun ve derinlikli edebi bir gelenektir. Burada belirsiz bir şekilde çıkıveren yargıç hikayenin sonucunu tam da Pink’in ihtiyacı olduğu şekilde sonlandırmaktadır.

Bir başka görüşe göre yargıç Pink’in görüşüne, tutarsızlık ve diğer konnulara çok uygun bir araçtı. Bu analizde daha önce The Wall’un, Carl Jung’un bölünmüş kişiliklerin kendini geliştirdikçe parçaları toparlayabileceği bireysellik konsepti üzerine nasıl bir metafor olarak okunması gerektiği konusundan bahsetmiştik, yada daha düzgün bir anlatımla, kişiyi gerçek kendisi yapan psikolojik süreç. Jung’a göre kişinin karanlık ve aydınlık yanlarının mütabakatı olmadan bunun gerçekleşmesi imkansızdır. Din’den örnek vermek gerekirse biri şeytan kadar kötü olabildiği gibi iyilik yapmada peygamber gibi de olabilir. Bu açıklamaya göre, yargıç Pink’in açık ve karanlık taraflarının ruhsal bir manifestosu, parçalanmış iyi ve kötü kişiliğinin bir özeti gibidir. Bu yüzden yargıç kelime aralarında kendisiyle çelişiyor görünür. Karanlık tarafı Pink’i savcının yaptığı suçlamalar temelinde “insan duyguları” göstermekten tümüyle cezalandırmak gerektiğini söylerken (“Stop”daki delirmiş faşist halinin etkisinde), öbür yanı duvarın yarattığı duygusuz, hissiz bir şeyin hiç önemsemeyeceği “zarif eşi ve annesi”ne sempati duymarak onları mağdur etmekle suçlar. Trial29 [Jung’un yazılarına aşina olanlar şüphesiz Pink’in annesi ve karısı sunumlarındaki anima konseptini  anımsayacaklardır.] Karanlık taraf ironik olarak, kafasında yarattığı duvar yaratıklarından oluşan topluma son vererek duvarını yıkma ile  Pink’i cezalandırmak isterken, aydınlık yanı ise aynı şekilde duvarını yıkarak en derinlerindeki korkularından kurtararak onu ödüllendirmek ister. Dolayısıyla Pink’in görüşüne göre iki taraf da aydınlık (yaratıcı bağımsızlık için özlem duyan çocukluğu) ve Jung’un “gölge” olarak adlandırdığı (babasını öldüren zamanın ruhuna karşı oluşan faşist kişiliği) arasında yargıç Pink’in çok sesli vicdanı arasında arabuluculuk yapmaktadır. Kalabalığın tezahüratı hem intikam hisleriyle dolu duvarın yarattığı topluluğun “duvarı yık” diye bağırışları hem de Pink’i savunan duvar dışındaki “kanayan kalpleri ve sanatçılar” olarak açıklanabilir. Sonuç olarak aydınlık ve karanlık taraflar buluşur neticede onu toplumdan ve gerçek kişiliğinden ayıran savunma mekanizmasını yıkması kararı çıkar.

İster deus ex machina gibi hızla yargılansın veya Pink’in psikolojisi birden şekillensin duvar yıkılır. Bu anıtsal albümdeki hemen hemen her yönünde yaşanan sembolik olay ile gerçek dünyada Pink’in yaşadıkları konusunda farklı görüşler vardır. The Wall’u küçümseyici yaklaşanlar albümü yaralayıcı dış dünya ile kendisi arasında savunma oluşturmayan Pink’in ruhsal hatta zihinsel çöküntüye gideceğini söylerler. Trial18Hatta bazıları anlatımda intihar veya intihar’a teşebbüs’ün ipuçlarını görür, “the Trial”in sonu ile Pink Floyd’un sonraki albümüne adını veren The Final Cut adlı şarkı arasında benzerlikler bulurlar. Şarkıda, aynı Pink benzeri anlatıcı – büyük bir halisinasyon gören ve savunmasını duvar’dan alan (en azından sözlerde… asıl kelime şarkı söylenirken kısa kesilmiştir)  – dinleyiciye kendisini karısı zannettirecek şekilde kendini açar ve “Eğer gösterirsem sana gizli yüzümü Yine de beni sarar mıydın bu gece? / Ve eğer açarsam kalbimi sana, gösterirsem sana zayıf yanımı, ne yapardın? Bu durumu anlatıcı bu davranışların negatif etkisi olduğunu hayal eder örneğin karısının “hikayesini Rolling Stone (dergisine) satması”,,,, “çocukları götürür beni yalnız bırakır mıydın? Beni paketler miydin? Yada beni eve mi götürürdün?”  Şarkı doğrudan The Wall’un anlatım tarzını hatırlatır şekilde sonlanmaktadır – “Göstermem gerektiği halde çıplak duygularımı. Parçalamam gerektiği halde perdeleri – dedikten sonra anlatan kendini öldürmek üzereyken şunu hatırlar “Tuttum bıçağı titreyen ellerimle
Hazırdım gerçekleştirmeye… fakat… tam o anda telefon çaldı. Hiçbir zaman cesaretim olmadı son darbeyi indirmeye.” The Final Cut albümünün The Wall demolarından geriye kalanlar olarak bilindiği için pek çok hayran Pink, artık dayanamayıp “perdeleri parçalamak” istemesinin ardından intihar girişiminde bulunduğuna inanır.

Zorlama bir fikir olan bu yorumla albümü kötümser bir şekilde sonlandırmak hayranları memnun etmeyecektir. Onlar için duvarın yıkılışı, Pink’in kurtuluşundan başka birşey değildir ve gerçekten 1979 özetinde Waters, Pink’in kendini izolasyondan çıkarması kararını iyi birşey olarak tanımlamıştır. Belki hayatında ilk kez Pink geçmişin yükünden kurtulur ve kendini koruma uyuşukluğuna kapılmadan hayatını rahatça yaşama şansına sahip olur. Pink “In the Flesh?” de dünyaya gelirken ve albüm boyunca yeniden doğulurken, duvarının yıkılışı da kendinin yeniden doğuşunu simgeler.

Trial20Şimdi hayatın acılarına daha korumasız olsa da, hayatın zevklerine de daha açıktır. Duygularını kullanarak sevdikleri ve dünya ile bağlantı kurabilecektir. Pink’in hikayesinin gösterdiği gibi, duvar benzeri savunma mekanizmaları insanlık ve anlayışın yerine ego ve yıkım getirerek koruyucu olmaktan çok saldırgan yapmaktadır. Sadece bir kişinin aydınlanmasıyla dünyanın bozuk hali olduğu gibi kalır ancak insanlığın büyük duvarından bir tuğla eksilmiş olmaktadır. Bu bir duvarın yıkılması baskı ve şiddetin oluşturduğu kısır, dairesel zincirinde başka bir kırık link olur. Yeterince tuğla ve link’in gitmesiyle, önyargıların oluşturduğu toplumsal duvar yıkılacak ve adaletsizliğin döngüsü kırılmış olacaktır.

Komplekslik ve güzellikte “Goodbye Blue Sky” ve “What Shall We Do Now,” ile kıyaslanabilecek animasyonlara sahip olan “the Trial” şarkının her müzik ve sözü gibi gösterişli olmuştur. Sahne Pink duvarının kenarına oturmuş yüzü olmayan bez bir bebek şeklinde oturmuş duruşmasının başlamasını beklerken görürüz. Hatta sahnenin başlamasından önce seyirci neden Pink’in en önemli anında onun zararsız, hareketsiz olarak tasvir edildiğini merak edebilir. Trial6Bununla ilgili bir teori, bu kendisini yargılama teorisi başladığında, bunu durduramayışının bir nedeni olabilir. Başka bir deyişle kendisini tuğlalarının merhametine terk etmiş olması olabilir. Diğerleri yaşadığı kötülüklerin bir kurbanı olarak her bir olayı hareketsiz bir oyuncak olarak izleyiş şekli olduğunu düşünürler. Her ne kadar “The Trial” onun bu  mağrur halinin üstesinden gelmesiyle ilgili olsa da, şarkının sonundaki duvar yıkılana kadar hala üstlendiği yüklerinden kurtulmakta olduğunu kavrayamamıştır. Bir yerde, hala onu yıkan tuğlalarının oyuncağı gibidir. Hayatındaki insanlar tarafından yaratılmış, şekillendirilmiştir. Harekete geçeceği son ana kadar duygularını bastırmayı sürdürür. Daha sonraki sekans’da göreceğimiz gibi, hala yaşadıklarının etkisinde perişan halde duvarının yıkılacağı ana kadar öyle kalacak gibidir.

Ardından gelen mahkeme bölümü albümdeki gibi çok gösterişli bir tiyatro oyunu şeklinde gösterilir. Duruşma salonu, sahne ışıklarıyla donatılmış, bir kanun ortamından çok konser arenasını andırır, savcı ise bir hukukçudan çok bir aktör gibi sahneye çıkmadan önce makyaj yapar. Bir kez daha, toplumsal sonuçları oldukça bariz olan, yargı sistemini adalet yerine kamunun gözünden anlatan (belki de mafya gibi gören) bir bölümdür. Buna göre çürümenin sonucu solucanlar arenaya kayarak girerler ve yargıç platformu oluştururlar. Ardından “Sayın solucan yargıç” sözüyle peruğuyla yerini alır.

Öğretmen ifadesini baskının ilk ayrıntısı olan “the Happiest Days of Our Lives” daki “şişman ve psikopat eşinin” kontrolünde sarkan bir kukla olarak verir. Daha önce bahsettiğimiz gibi, bu özel tuğlada Pink’i suçsuz olarak görme eğilimi olsa da – Pink’i sopayla döven, kişiliksiz öğrencileri kıyma makinesine atan öğretmenin yaptıkları – pek çok şarkıda hayranlarını sessiz oturtup dinleten, onları kendi köleleri gibi gören Pink’in yaptığı kötülüklerle nasıl geri döneceğini hatırlatır. Şarkının sonunda çekiç’e dönen öğretmen büyük ölçüde albümün ikinci yarısında onu bir zamanlar isyan ettiği acımasız zalim faşist kuralcıya dönüşen Pink ile ilgili bir simgedir.

Trial25Tuğlarlarının gücüyle ezildiğinde, yaprak gibi yüzsüz bir insana oradan tekrar yaprağa dönüşerek ruh halinin karanlığında kaybolur. kendi ruh halini yansıtır. Pink kendini kötülükler dünyasının uçurduğunu düşünürken, kendi güvendiği sığınağında bir yaprak gibi kalarak duvarı tarafından sürüklendiğini de fark ediyor.

Karısı duvarın altından “Don’t Leave Me Now”daki halindeki akrep’e benzer şekilde içeri sızar. Göğüs, bacak ve vajinadan oluşan grotesk feminen sembollerinin değiştirilmiş karışımına dönüşmeden önce hareketsiz bebeği sokar. Pink başarısız evliliğinin sorumluluğunu fark etmeye başlasa da, hala karısını diğer yaşadıklarında olduğu gibi negatif bir gözle görmektedir. Neticede, onun sadakatsizliği neticesinde oluşmuş bir tuğladır. Pink başarısız ilişkisinde ne kadar suçlu olursa olsun, onun sonraki yaptıkları Pink’in zihninde büyük bir yara açmıştı. Kadınları fahişe gibi görür hale getirmişti. Kadınlık erkek şovenist fikri üzerine bina edince (Pink’in bir karanlık bölümü daha) anne figürü duvarda savaşçı bir uçak olarak belirir (muhtemelen babasının savaşla ilgili ölümü nedeniyle) ardından büyük bir vajina ağzına dönüşerek Pink’i yutar onu göbek bağıyla dönüştüğü anne kucağına yani annesinin ait olduğunu düşündüğü yere çeker.

Trial27Pink karanlık, bastırılmış tarafına göre, kadın ya ahlaksızlık yoluyla yaralayıcıdır ya da nevrotik şekildeki baskıcı kontrolcü yapısıyla zarar vermektedir. Buna bağlı olarak her iki fikir de Pink’in tuğlalarına katkı yapmaktadır. Bu sebeple anne de sonuçta onu çevreleyen bir duvara dönüşür.

Pink deliliği hakkında ikinci defa şarkı söylediğinde, yüzü olmayan adam gökte düşmeye devam eder ve gök yüzünü parçalara ayırarak karanlığın içinde kaybolur. Görsel tema gençliğin sınırsız hayalinin kaybolduğu, yetişkin yaşamının da boşluğunu gösteren “Goodbye Blue Sky”ı andırmaktadır. Jung’un bireyselleşme teorisinde gölgeyle arasındaki ilişkinin benzerini gökyüzünde yuvarlanan Pink ile arkasındaki karanlık dünya arasında görürüz.

Çürüme sembolünden hukuki yetersizliğe, sanat yönetmeni Gerald Scarfe  solucan yargıç’ı “pekçok kişinin hukuk sistemi hakkında düşündüğü” gibi büyük bir “asshole” olarak tanımlar,  (The Wall DVD yorumu). Kararını açıklarken gürlemesiyle yarattığı heybetine rağmen bunu kıçından yaptığın için aynı komiktir.  Trial12The Trial’deki tüm ciddiyetsizliği düşününce, Pink’in hayalindeki çok önemli dönüm noktası The Trial’deki bu ciddiyetsizliği düşününce çift yönlü yargıç görüntüsüyle ciddiyet ve saçmalık arasındaki bu ilişki garip karşılanabilir. Fakat, bu çift taraflılık kişisel ve sosyal izolasyon arasında da geçerlidir. Duvarının yaratılışı sırasında ve Pink’in daha sonraki kendini keşfetme yolculuğu ve bireysellik zor başlıklardı. Böyle birinin olabileceği en gerçek hal bencilliktir ve bilinçli olarak dünyadan kopuşu da aynı derecede saçmadır. Sonuç olarak basitçe denebilir ki, kişinin etrafında dönen hayat büyük konuşan bir kıç ile gerçekleşiyorsa bu artık saçmadır.

Etrafındaki duvar tamamen kapandığında karar açıklanır, Pink’in hayatından görüntüler yansıması sonrası (tuğlalarının görsel hali) kalabalıklar sürekli olarak aynı şeyi tekrar ederler, “Duvarı yık”. Her an bu duruma gelmesine neden olan şeyden sıyrılmaktadır: faşist kimliği, evliliği, karısının aldatması, öğrencilerini İdeal Vatandaş yapmaya çalışan öğretmenin baskısı, çekiçler, nefret mitingi, Alman savaş kartallarını andıran savaş görüntüleri, groupie, fare, koluna enjeksiyon yapan doktor. Trial21Her bir görüntüde patlayan flashların ardından sonsuz gibi görünen barajı andıran devasa bir duvar görüntüsü ekranı kaplar. Uzunca bir sessizlikten sonra, tuğlarlar Pink’in çığlığıyla patlar, ekran/perde beyaz bir toz dumanıyla kaplanır. Her ne kadar biri bu toz’un The Thin Ice’deki askerlerin içine doğru yürüyüşlerini Pink’in yarattığı muazzam duvarın çöküşüyle ölümünü sembolize ettiğini söylese de gerçekte, beyaz toz daha sonra gelen “Outside the Wall” daki çocuklara geçişte  görünür ve Pink’in aydınlanışını ve duvarının yıkılışıyla saflığa geri dönüşünü anlatmaktadır. Baskı ve çöküntüyle dolu bir hayattan sonra, Pink nihayet bütünüyle tamamen yeniden doğmuştur.

Outside The Wall – Duvarın Dışı

[Roger Waters]

Yalnız başınıza ya da ikişer ikişer
Sizi gerçekten seven birileriyle
Yürüyün duvarın dışında bir aşağı bir yukarı
Bazılarınız el ele
Bazılarınız toplanmış grup halinde
Allahın cezaları ve düzenbazlar
Kafa tutuyorlar
Ve onlar her şeylerini yüklediklerinde size
Bazılarınız sendeleyip düşüyor, herşeye rağmen kolay değil
Yüreğinizi korumak çılgın heriflere karşı

Kısaca Anlamı
Hikayenin ana fikri: Korkularımızdan, acılarımızdan ve yalnızlığımızdan kişisel veya sosyal bariyerler üretsek dahi bizi ayıran bu duvarları yıkmak sosyal olarak bilinçli her birey ve toplumun görevidir.

Pink’in spesifik hikayesi bir yana, “Outside the Wall” tematik olmaktan çok anlatımsal bir sonuç bölümüdür. Tematik olarak bu son şarkı Waters’ın albümün ana fikri olarak düşündüğü “Bring the Boys Back Home”daki anlatıma benzer. OutsideWall1O şarkıdaki gibi “Outside the Wall” dünya toplumlarına ve bireyin yaşamında yer alan kurumlara hitap etmektedir. Aynen”Bring the Boys Back Home”da hiç bir şeyin insanlığın üstünde olamayacağının hatırlatılması gibi, “Outside the Wall”da aynı görüş duvarın dışında “walk up and down – aşağı yukarı yürüyerek” sevdikleriyle yeniden ilişki kurabilmek isteyenlerin farklı perspektiften ele alınıyor. Kocasının izole bariyerlerini yıkmaya çalışan Pink’in karısı gibi “yapayanlız” yürüyen bazıları, kocalarıyla kuramadıkları iletişim sonucu “stagger and fall – sendeleyip düşerler”. Hikayede bu teselli ve şefkati başka bir erkekte arayan eş örneğinde gerçekleşmiştir. “Gathered together in bands – gruplar halinde bir araya gelir” diye tanımlanan diğerlerindeki grup tanımı insan grupları olabileceği gibi Pink Floyd’un kendisi gibi sanat yoluyla değişim başlatma girişimi olan gerçek “bleeding hears and artists – kanayan kalpler ve sanatçılar”da olabilir. Bir yerde, gerçek The Wall budur: Waters ve grup “kalpleri” dünyadaki kişisel ve sosyal duvarlara karşı çarpanlardır.

Ve şarkı bitimindeki “Girdiğimiz yer….” sözüyle başlayan döngü albümün sonunu işaret ederken, döngünün de kırılabileceğinin umudunu verir. Ne kadar çok duvar oluşturulduğunu önemli değildir. Önemli olan her zaman “orada bir yerde” onu yıkmayı deneyecek insanların oluşudur. Bu Waters’ın kendi duvarını fark ettikten sonra yaptığı şey idi. O ve grup arkadaşları adeta bir vasiyet niteliğinde insanın olası bir izolasyon sonucu bireysel çürüme içine girebeceği ancak ardından insanlığın beşeri bağları sonucu umut verici kurtuluşu hakkında aydınlatıcı bir albüm tasarladılar ve kaydettiler. Eğer Pink’in hikayesi bize birşey söylüyorsa, o da şiddet döngüsü ve baskının kendini tekrar ettiği ancak böyle olması gerekmediğidir.  OutsideWall2Bütün bu zinciri kıracak tek şey, bakış açısını değiştirerek, birey’in yalnız olmadığını fark etmesidir.

“Outside the Wall”un film görüntüleri korku, şiddet ve baskı döngüsünün bitişiyle birlikte bir umut mesajını hissettirir. (Doğrudan mesaj vermeme Floyd geleneği) Beyaz bir görüntüden Pink’in çöken duvarının görüntülerine açılan sahnede (muhtelemen film boyunca gösterilen) çatışma gününün ertesinde etraftaki parçaları toparlayan çeşitli insanlar görünür. Kamera aşağı indiğinde ise küçük çocukların tuğlaları, enkaz’dan kalan diğer parçaları sepetlerine ve oyuncak kamyonlarına topladıklarını görürüz. Bazıları bunu bir önceki jenerasyonun bıraktığı yerden devam edenlerin kendi oluşturacakları psikolojik duvarları için sembolik bir tuğla toplayışı olarak görürken diğerleri daha iyimser yaklaşırlar. Çocuklar parçaları toplarken, içlerinden biri şişede yer alan molotof kokteyl’inin kokusundan rahatsız olur ve onu şişeden boşaltır. DVD’deki anlatımında Waters bunu, çocuğun onu diğer arkadaşlarıyla birlikte etkisiz hale getirişini önceki jenerasyondan kalan (kavgayı başlatan) kaos ortamına bir düzen getirmesi şeklinde yorumlar. OutsideWall6Waters çocuğun “yıkmaktan çok yapma” kararı vererek, şiddet ve baskı döngüsünü bir anda kırdığını söyler. Bir başka ilginç husus da şarkının film için orkestra ve koro ile yeniden yapılan düzenlemesinin “When the Tigers Broke Free” ile olan benzerliğini, müzikal anlatı için düzgün bir müzikal çözüm olarak görebiliriz. Film savaş, kargaşa ve bir adamın “Tigers broke…” ile duvarındaki negatif yaratılarıyla başlamasına rağmen sakin, aynı duvarın pozitif bir şekilde yıkılışı, milyonlarca yaş dökmüş gözlerin geçmişte oluşan kişisel ve sosyal tuğlalarının her yeni gelen jenerasyonla yavaşça yok oluşunun umudunu vererek biter.

Ve hikaye biter. Veya başlar. Kısık bir sesin söylediği “Burası değil mi ….girdiğimiz yer?  And the story ends. Or rather, begins again, with a faint voice asking “Isn’t this where…we came in?” Albüm’ü bir sonraki (Roger Waters ile yapılan son Pink Floyd albümü) The Final Cut’a bağlamak isteyenler Pink ile Final Cut’daki anlatıcı arasında benzerlikler bulurlar (veya bulmaya çalışırlar.) Bazıları daha da ileri gidip abümün The Wall’un devamı olduğunu, son tuğlanını düşüşünden sonra Pink’in sonraki kaderi olduğunu söylerler. Diğer albümlerde Pink hakkında ne olursa olsun, The Wall albümü kesin olarak ne olduğu bilinmeyen bir sona sahiptir. Yani sonunda bir döngü yaratılarak hikayetinin başına dönülmektedir. Böylelikle hikayeyi yeni dinleyen dinleyiciye tekrar ediyormuşcasına başlatmaktadır. Yaratıcı bir anlatım tarzı ile, kişinin ve toplumun hayatlarını anlatan bir metafor kullanılır. Waters’ın zararlı olarak eleştirdiği, bireysel ve toplumsal izolasyonculuğun ruh hırpalayan etkileri konusunda daha bilgilenmiş olmamıza karşın üzücü olarak birinin yıktığı duvarın bir başkasının inşa etmesi olarak tekrarlayan döngüsüne vurgu yapılmaktadır.

En sonunda, Pink’in hikayesi bir rock yıldızından çıkar daha çok hepimizin, seyircinin ve yaşadığımız dünyanın bir sorunu olarak işlenir. Benzer şekilde, Pink’in hikayesindeki karakterler evrensel ölçülerde geçerliliği olan kahramanlardır. Albüm boyunca hepsinin ismi, Pink’in hayatındaki gerçek rollerinden hareketle belki herkese uyması açısından da “Anne”, “Baba”, “Öğretmen” ve “Eş” olarak tanımlanır. Bunlar gayey mümkündür ki bizim Annelerimiz, Babalarımız, Öğretmenlerimiz veya Sevdiklerimiz olabilir. Bu bakımdan Pink’in hikayesi bizim de hikayemizdir. Detaylara baktığımızda insanlık temasının altı çizilmiş, devamında bozulmanın kişisel ve toplumsal sonuçlarının evrensel olacağı vurgulanmıştır. Bu temalar Pink’in kurgusal hayatına olduğu kadar kendi hayatlarımıza ve dünyamıza da uyarlanabilmektedir. Aynen “Outside the Wall” daki “kanayan kalpler”de olduğu gibi, Pink Floyd belki de her yerde her zaman yaşanabileceğini tahmin ederek örnekteki şiddet döngüsü yaşayanların kişisel çöküşlerini anlatarak bunu önlemeye çalışmak istemiş olmalı. Bu tarz bir sanat’ın nihai amacı: aydınlatmak ve moral vermektir. Pink’in hikayesi biter. Duvar’ını inşa eder, bundan dolayı moral çöküntüsü yaşar ve nihayetinde onu izole eden bu bariyer’i yıkar. Fakat bizim hikayemiz devam etmektedir. Pink’in bizim için de gerçek hale gelir. Hayatlarımızı nasıl yaşarız? Şu anda bir duvar inşa etme miyiz yoksa yalnızlık ve dejenerasyon üreten engelleri yıkmakta mıyız? Kişisel duvarlarımız ülkemize veya dünyaya nasıl bir katkı yapıyor? Dünyadaki hastalıkların ne kadarından kendimizi sorumlu hissediyoruz? Ve en önemlisi hangi Pink olacağız?

Pink karakterinin otobiyografik kaynağı Roger Waters’a göre, hikaye sonsuzdur. The Wall albümünün orjinal turnesinden 30 yıl sonra 2010-2011 yıllarında dünya turnesine çıkmadan önce Rolling Stone dergisine kendi duvarı hakkında konuşan Waters, “tuğla tuğla yıkıldı. Büyümek budur. Duvarları tuğla tuğla yıkalım ve kendi savunmalarımızı indirdikçe daha sevilebilir oluruz. Duvarımı veya duvarlarımı tamamen yıktım demiyorum ancak yıllar içinde daha fazla yıktım ve kendimi sevgi ihtimaline daha fazla açtım.”

Hem Pink hem Waters için evlerine dönüş için nihatetinde bir yol bulunmuş gibi görünüyor.

Bret Urick
Çeviren: Okan Doğu
Değerli katkıları için: Sezai Basar, Deniz Erol ve Beste Karabıyık’a teşekkürler

pftn hakkında

PinkFloydTurk.Net admini, Floyd fanı, müziksever, eski ses mühendisi.

3 Mart 2010 tarihinde Merak Edilenler, Türkçe Sözler ve Açıklamalar içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Yorumlar kapalı.

%d blogcu bunu beğendi: