Leaving Beirut Türkçe Çevirisi

ve willa ve ben, ayrıldık beyrut’tan
o doğuya devam etti; bağdat’a ve ondan geriye kalanlara …
bense kuzeye yöneldim, eve doğru.
son sokak lambalarına doğru 5-6 mil yürüdüm,
yolun kenarında bol toz yutarak,
umutsuzca otostop çektim başparmağım ilerde
eve dönen araçların köhne geçit töreninde.
başardım!!!
antika bir mercedes “dolmuş”!
sıradan,arap, dolmuş taksi yanaştı
ceplerimi dışına çıkarıp omuzlarımı kaldırdım.
“j’ai pas l’argent”
“param yok!”
“venez!”
“atla!”
dedi arka koltuktan yumuşak bir ses…
şöför yorgunca uzanıp iterek açtı arka kapıyı
eğilip içeri baktım; içeride iki adam oturuyordu:
biri takım elbiseli, düzgün görünüşlü, bıyıklı, kızgın, mesafeli, gecikmiş;
diğeri, benimle konuşan,
zayıf, 50’lerinde , kel, soluk tenli, kısa kollu solmuş mavi keten gömlekli
göğüs cebinde bir tükenmez kalem
bir katip belki, biraz gömülmüş koltuğa:
“venez!”
“atla!”
dedi gülerek.
“mais j’ai pas l’argent”
“ama param yok!”
“tamam, tamam, anladık; atla!”

bu insanları mı şimdi bombalamamız gerekli?
bir dağ mı gerçekten tırmanmak istediğimiz
yol zorlu, zorlu ve uzun
indir şu dördünden ikisini!
bu adam asla seni kapısından çevirmezdi

ah george! ah george!
şu texas eğitimi, beynini sikmiş senin daha küçücükken.

sanki bir çocuk el sallar gibi parmakları bir arada,
eliyle artritli bir hareketle içeri gelmemi işaret etti
şöför sırt çantamla eski hohner gitarımı bagaja koydu
ve yola koyulduk.
” vous etes francais, monsieur? ”
“fransız mısınız beyefendi?”
” non, anglais ”
“hayır, ingiliz’im”
” ah! anglais ”
“ah! ingiliz!”
” est-ce que vous parlais anglais, monsieur? ”
“ingilizce konuşuyor musunuz beyefendi?”
“non, je regrette”
“hayır, maalesef!”
ve böylece
devam etti küçük sohbetimiz iki yabancı arasında,
fransızca’sı garipti ama doğruydu
benim fransızca’msa duraksıyordu ama istekliydik konuşmaya
yolculuktu, hepsi hepsi bir yolculuktu…
kaba bir şekilde indi geç kalmış bıyıklı ,
ve bir kaç mil sonra dolmuş tek bir elektrik direğindeki ampulle aydınlanan
bir kavşakta yavaşladı,
bir u dönüşü yapıp tozların içinde durdu.
kapıyı açıp dışarı çıktım
yardımsever adam beni izlemedi
şöför gitarımı ve sırt çantamı ayaklarımın dibine attı,
teşekkürlerimi elinin bir hareketi ile savuşturup
eğildi yeniden bagajın içine
sonra bir çift koltuk değneği ile belirdi yeniden
ve mercedes’in arka kaputuna yasladı onları
arabanın içine uzanıp arkadaşımı kaldırdı,
sadece bir bacak, diğerinin olduğu yerde,
pantolonu kalçasının altından tutturulmuştu iğne ile
” monsieur, si vous voulez, ca sera un honneur pour nous
si vous venez avec moi a la maison pour manger avec ma femme ”
”bayım, lütfederseniz, karım ve benim için sizi yemekte ağırlamak bir şereftir!”

17 yaşımda, annem, tanrı onun o tatlı yüreğini kutsasın, benim yaz rüyamı gerçekleştirdi
bana arabanın anahtarlarını verdi
topukladık doğru paris’e, depolarımızı içki ve dexedrine’le doldurup
yakalandık polise antibes’te
orospular soydu bizi napoli’de
ama herkes bize iyi davrandı,
ingiliz zıpırlardık biz,
babalarımız kazanmalarına yardım etmişti savaşı
ne için savaştığımızı tümüyle öğrendiğimizde.
ama şimdi, ingilizler yurtdışında sadece amerikan pişekarları
buldog artık bir fino oldu hergelenin kaldırımında şekerleme yapan.

“ma femme”,
”karım”

allah’a şükür! tek bacaklı ama sapık değil!
taksi uzaklaştı sallanan lambanın zayıf ışığının altında bırakıp bizi
görünürde hiçbir bina yoktu
ne cehennem!
“merci monsieur”
“teşekkür ederim efendim”
“bon, venez!”
”tamam, hadi izle beni!”
yüzü keyifle kırıştı ve önüm sıra yola koyuldu
acılı bir dikkatle savurarak tek bacağını koltuk değneklerinin arasında
yolun tozlu kenarından karanlığın içine doğru.
yarım saat sonra ancak yarım mil kadar ilerlemiştik
sağ tarafta zor seçilen bir binanın siluetini fark ettiğimde
gelişimizi bildirmek için arapça seslendi
sürtünme sesleri geldi önce, sonra bir ışık yandı
açılan kapının altındakı boşlukta açısı değişen ışık,
bize birinin gelişini haber verdi
kapı gıcırdayarak açıldı ve elinde incil’den fırlamış gibi bir duran gaz lambası ile
beli bükülmüş bıyıklı bir kadın gülümseyerek eğildi bize doğru
dönüp bize yol verdi içeri girelim diye
o zaman anladım eğilmesinin sebebini
insanı şok eden bir kamburu vardı sırtında
selamına karşılık olarak başımı sallayarak gülümsedim ve nezaketimi kontrol etmeye çalıştım
bu tek ayaklı adamla kambur karısının arasında; bu kadarı da çok fazlaydı benim için!.

nezaket çok mu fazladır bizim için,
nezaket bir başkasının çocuğu için duyduğumuz acıma kadar
uzak bir duygu mudur yoksa?
bir akıllı bomba her zaman işini yapar, amacına ulaşır
başkalarının çocukları ölür ve savunanların adalet arayışı artar
amerika, amerika, lütfen duy bizi seslendiğimizde
hip-hop’unuz var, be-bop’unuz var, itiş-kakışınız var
atticus finch’iniz*,
jane russel’iniz
konuşma özgürlüğünüz var
harika plajlarınız var, vahşi doğanız ve alışveriş merkezleriniz
sakın gücü boş bırakma, hristiyanlık adına, siktiret hepsini
kendin için ve kalanı için dünyanın.

heyecanla konuştular
gelip kocasının koltuk değneklerini aldı, alışık bir ilgiyle
adam el kol hareketleriyle azarlarcasına
bir misafirimiz var dedi
hatasından utandı kadın
eşyalarımı alıp nazikçe bir köşeye koydu
“du the?”
“biraz çay?”
tek göz odada, köşeye yapılmış setin üstüne, minderlere oturduk
yer sertleştirilmiş topraktandı, bir duvarın önünde yüksekçe bir platform yapılmıştı
1.80’e 1.20m, ve basitçe bir çarşafla kaplanmıştı yatak olsun diye.
kambur, küçük bakır cezvelerle birşeyler yapmaya başladı ve ocağı açtı
ve bize sıcak ve tatlı çay sundu
ve akşam yemeği,
lavaş ekmeği
açık ateş üstünde sacta pişmiş.
sonra dişi deniz kestanelerinin yumuşak içine batırıp, yemeğimizi yedik.
ev sahibesi yemedi, onun yemeğini ben yedim
misafirleriydim, bu kadarı yeterdi.
sonra kayboldu bir perdenin arkasında,
etiketi solmuş eski bir şişeden dikkatle paylaştırılan
rakıyı küçük kadehlerde içen adamları başbaşa bırakıp.
kısa süre sonra yeniden belirdi kadın,
neşe yayarak, kollarında gururları ve neşeleri olan çocuğu.
ben o bakışı unutamadım hiç,
öyle sert, biri sana bakarken diğeri kaybolmuş ardında burnunun.

benim adıma değil, tony, sen büyük bir savaş liderisin,
terör hala terör, kim nasıl koyarsa koysun kuralı
tarih hiç yazılmadı ki lanetlenenler veya yenilenler tarafından
şimdi cengiz han’ız, lükreş borjiya’yız, sam’ın oğluyuz biz
1961’de evlerine aldılar o çocuğu onlar
merak ediyorum ne oldu onlara
lübnan denen o kaynayan kazanda
eğer bulabilsem onları şimdi
değiştirebilir miydim birşeyleri?
acaba bu hikaye nasıl bitti?

ve yatak zamanı, benim için, onlar için değil
onlar tabii ki yerde uyudular perdenin öbür yanında.
bütün gece uymadan yattım o topraktan yataklarında
ve şafak söktü, heyecanlı fısıldaşmalarını duydum
dikkatli ve sessiz, misafir uyanmasın diye
esaslı bir rol yaptım uyumuş gibi ve gerindim,
teklif edilen bir leğen ısıtılmış suyu aldım ve yıkandım
ve kahvemi yudumladım minik fincandan
ve bolca teşekkür, eğilme ve el sıkışmayla
kadını angaryasıyla başbaşa bırakıp ayrıldık
ve, iki adam, yeniden yola koyulduk o kavşağa doğru.
parlak sabah güneşinin belirginleştirdiği acı dolu yavaşlığımızla ilerledik
dolmuş tam zamanında belirdi
ev sahibim koltuk değneklerinden birini bana verdi , diğerine yaslandı
ve boşta kalan eliyle elimi sıkarak ve gülümsedi
“merci, monsieur,”
“teşekkürler, efendim”
dedim
“de rien”
“rica ederim!”
” and merci a votre femme, elle est tres gentille ”
“ve karınıza da teşekkürler, çok düşünceli kendisi”
kurtarıp kendisini diğer koltuk değneğinden
arka koltuğa bıraktı bedenini yeniden.
“bon voyage, monsieur,”
”iyi yolculuklar beyefendi”
dedi
ve taksi güneye, şehre doğru ilerlerken hafifçe başıyla selamladı beni
kuzeye döndüm, gitarım omuzumda
ve ilk esişiyle sert sıcak rüzgar
hemen kuruttu genç yanaklarımdaki tuzlu gözyaşlarımı.

  • Bülbülü Öldürmek romanında fenomen olan canı pahasına suçlunun adil yargılanması için uğraşan baba

pftn hakkında

PinkFloydTurk.Net admini, Floyd fanı, müziksever, eski ses mühendisi.

19 Kasım 2007 tarihinde Roger Waters Şarkı Sözü Çevirileri içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Yorumlar kapalı.

%d blogcu bunu beğendi: