Üyelerimizden Gilmour Konserlerinin İzlenimleri

Frackman, Ozan, Fırat ve son olarak Sadık`dan David Gilmour Konserleri

Ozan Keskin’in Kaleminden ve Makinasından Gilmour konseri;

Balkon tarafından çektiğim resimler Le Grand Rex diğerleri L`Olympia dan. Önce Rex’ten başlıyorum: Benim oturduğum yerin tam dibimdeki loca tarzı tek balkonda Polly Samson oturuyordu, karanlık olmasına rağmen hemen tanıdım. Konseri kendi el kamerasıyla ara sıra kaydetti.

Konsere gelince Fıratta söylemiştir, tek kelimeyle muhteşemdi. “On An Island” resmen plak gibi çalındı, hatta daha iyi. Mesala fena bir rock parçası değil diye düşündüğüm “Take a breath” konserde çok daha inanılmazdı. Setlist’i Almanyadaki konserlerle aynıydı. “Echoes” yorumu ise muhteşemdi.

Zaten hem Gilmour hem Wright söylediğinden bu parça niye daha önce “The Delicate Sound Of Thunder” ve “P.U.L.S.E.” turnelerinde çalınmamış diye düşünmüşümdür (Gerçi bunu Fırat’a söylediğimde o 88 yılındaki bir konserlerinde çalındığını bildiğini söyledi). Dave’in sesi bir kez bile yanlış ses vermedi, Meltdown konserinden bile daha iyi yorumladığını düşündüm. Her nekadar epeyce yaşlanmış olsada sesi daha gençleşmiş gibiydi.

Olympia, Rex’e göre daha samimi bir havaya sahip olan bir konser salonu, her nekadar daha sıkışık ve koltuklar daha rahatsız olsada. Yerim de bir önceki geceye göre daha iyiydi. Konserin sürprizi ilk yarıda “On An Island” daki “The Blue” adlı şarkıdan hemen sonra çalınan “The Great Gig In The Sky”, ve Sam Brown`un vokal yapmak için sahneye gelişi oldu. Saçları kızıl olan Brown, bence gayet iyi yorumladı şarkıyı.

İkinci süpriz “Dominoes” yerine çalınan “Fat Old Sun”dı. Dave bu arada Fransızcasıyla beni oldukça şaşırttı. Her nekadar ingiliz aksanı çok bariz olsada şarkı aralarında bir önceki geceden daha da fazla fransızca yorumlar yaptı. Özellikle “Shine On”‘daki teknik aksaklıklar sırasında, bir iki espri yapmaya bile çalıştı Fransızca. Belki bu durumun verdiği moral bozukluğundanda olabilir, bazen Dave’in sesi gitti geldi. Ancak “Echoes” sanki bir önceki akşama da göre daha iyiydi. Bu arada en kayda değer ışık gösterisi bence bu şarkıdaydı, onu da azcık kameraya kaydettim. Daha fazla da ederdim ama seyretmeyi tercih ettim.

Encore öncesi bir önceki geceyi bildiğimden yere düşüp kapaklanma pahasına sahne tarafına doğru koştum ve resmen en öndeki yerimi aldım bodyguardların mızmızlanmasını da hiç iplemedim. Daha önce bir çok konseri ön sıralarda izlemeyi başarmış olmama rağmen, Dave’in tam 2 metre ötemde olduğunu bilmek beni inanılmaz heyecanlandırdı. Tam önümde ise (1 metre bile yoktu belki), Jon Carin ve Rick Wright vardı. En favori şarkılarımdan olan Comfortably Numb da uçtum resmen. Son anda encore da bitince hemen yanımdaki bir çocuk elinde “The Division Belll CD kapağı ve kalemle sahneye fırladı, ama Dave hiç iplemedi. İyi de yaptı. Gerçekten acayip etkilendim.

Tek eleştirim şu olabilir: biraz yüksek ve kaliteli ses delisi olduğumdan bana konserdeki genel ses volume’u düşük geldi. Belki bir çok kişiye öyle gelmemiştir ama bence daha yüksek tutulabilirdi. Yine aynı şekilde ışık gösterileride “Echoes” ve “Take A Breath” biraz da “Time” hariç zayıftı. Lightning Designer’ın Marc Brickman olduğunu öğrenince biraz daha fazla bir şey bekledim.

Konserin Fırat Hasköy`ün anlatımıyla yorumu ve fotoğrafları;

Günlerden 15 Mart 2006, cebimde David Gilmour 16 Mart L’Olympia Hall konseri bileti, Paris’e yola çıktım. Akşam üzeri 17 sularında Paris’e vardım. Aslında 15 mart konserine bilet almadığım için pişmandım ama içimde bir umut, konser salonunun civarında karaborsa bilet bulmaya gittim. Saat 19 sularında konser alanına yaklaşırken siyahi bir arkadaşın elinde mavi, David Gilmour Le Grand Rex konseri biletini gördüm ve Ozan’a telefon edip, biletinin neye benzediğini sorduktan sonra, bu bileti hemen aldım. Bileti alıp, cebime koymamla birlikte inanılmaz bir heyecan başladı. 20:10 sularında salona girmek için sıraya girdim, orada Ozan’la buluştuk ve beraber salondan içeri girdik. Biraz lafladıktan sonra yerlerimize dağıldık ve saat 20:35 sularında Castellorizon’un tehditkar girişi ile salon yankılandı ve ilk alkış!

Birkaç dakika sonra, Gilmour’un gitar solosunun sırası geldiğinde, karanlıkta, sahnenin solundan, siyah t-shirt’ü, siyah pantolonu ve göbeği ile efsane göründü ve salonda ikici alkış! Seri adımlarla siyah Stratocaster’ını aldı, omzuna astı ve çaldığı ilk nota ile salon üçüncü kez ve çok daha yüksek sesli alkışla yankılandı. Aslında albümde çok sevmediğim bu solonun, o anda kulağıma nasıl güzel geldiğini anlatamam. Açıkçası o anda gözyaşlarımı tutamadım. Şarkının sonlarına doğru, diğer müzisyenler ve Rick yerlerini aldı ve şarkının bitimiyle çok sevdiğim “On An Island” başladı. Bu şarkıda Gilmour’un gitar sololarındaki performansı inanılmazdı.

Sonra “The Blue” geldi ve bu şarkının solosunu kameram ile kaydettim. Bu kaydı sitede bulabilirsiniz. Konserin ilk yarısında “On an Island” albümü bir istisna dışında sırasıyla çalındı. Take A Breath, Then I Close My Eyes’tan sonra çalındı. Take A Breath gerek ışık gerekse çalınma performansı ile bence konserin en güzel anı haline dönüştü. Süper bir ışık gösterisi ve psychodelic havasıyla Take A Breath gerçekten inanılmazdı. Tüm konserin de en üst noktalarından birisiydi.

Ardından harika melodileri ve mükemmel canlı performanslarıyla A Pocketful Of Stones ve Where We Start geldi. Muhteşem anlardı. Gilmour’un bu ilk yarıdaki performansı gerek gitarda, gerekse vokalde muhteşemdi. Açıkçası özellikle vokaldeki performansına şaşırdığımı söyleyebilirim. Bu bölümde Gilmour alıştığımızın aksine, iki parçada (this heaven ve then i close my eyes) Gibson marka gitar kullandı. On An Island’ın icrası bittikten sonra, Gilmour Fransızca olarak 20 dakika ara verdiğini söyledi (Fransızca bilmem ama yanımda oturana sordum, öyle dedi).

Bu arada ilk yarıda tam nerde hatırlamıyorum ama Gilmour grup elemanlarını tek tek anons etti ve Rick’i anons etmeden önce ve ettikten sonra salonun nerdeyse tamamı bu anı ayakta alkışladı. Rick’e hak ettiği değerin verilmesi güzeldi. İkinci yarı Shine On ile başladı. Shine On, Gilmour’un 2001’de Meltdown’da çaldığı performansına benzer bir şekilde çalındı. Başlangıç solosunda klavyelerin yerini Gilmour’un pedalıyla yaptığı efektler almıştı ve sözleri Gilmour tek başına, kırmızı Stratocaster’ıyla söyledi. Ardından playlist’te yer alması şaşırtıcı olan “Wot’s.Uh The Deal” (Obscured By Clouds). Bu parçayı canlı dinledikten sonra bu parçaya hak ettiği değeri vermediğimizi fark ettim.

Daha sonra, değiştirilen başlangıcı, Gilmour’un harika gitar işi, Dick Parry ile Gilmour’un enstrümanlarıyla yumuşak, harika atışmaları ve vokalde Rick’in yumuşak sesiyle “Wearing Inside Out” geldi. Gilmour, final soloyu albümdekinden çok daha yumuşak ve oldukça farklı çaldı. “The Division Bell” albümündeki en beğendiğim ve neden 1994 turnesinde çalınmadığını merak ettiğim bu parçayı canlı dinleyebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Takiben, “Breathe/Time/Breathe(Reprise)!”, Gilmour’un bu şarkılarda vokal performansı harikaydı. Sonra ” now a Syd Barrett song” dedi Gilmour ve Dominoes! Bu şarkının anonsu salonda ekstra bir alkışa neden oldu. Ve Gilmour’un şarkıyı Syd’den daha güzel söylediği kesin bence. Ardından High Hopes.

Son kısmı haricinde 1994 turnesi ile hemen hemen aynı şekilde çalındı ancak Gilmour’un sondaki slayt gitar solosundan sonra, omzunda asılı klasik gitarını alıp, Rick’in klavyesi eşliğinde attığı solo, tek kelimeyle muhteşemdi. Yaklaşık iki dakika süren ve bu solo gözlerimi yaşartan ikinci sahne oldu. Solonun sonlarına doğru klavye ve gitar sesleri gittikçe kısıldı ve koskoca salon çıt çıkarmadan son notaya kadar bu büyük sessizliği bozmadı.

Ve sonra, işte konserin en güzel performansı geldi, Echoes!! Rick’in o çok spesifik klavye sesinden sonra salonda inanılmaz bir gürültü koptu. Ve 20 dakika boyunca inanılmaz bir performans. Echoes’un daha önce bu şekilde çalındığını sanmıyorum. Her notasıyla, her bölümüyle tam anlamıyla mest etti bu şarkı. Bu adamların bu yaşta bu kadar psychodelic olabilmeleri sanırım sadece Floyd elemanlarına has bir durum. Şarkının sonundaki synth’ler gittikçe yükselirken, bütün elemanlar ve Gilmour enstrümanlarını bırakıp karanlıkta, sessizce içeri gittiler ve işte o an çığlık çığlığa, büyük bir gürülyü ile bis parça için tepinmeye başladı.

Dakikalarca süren çığlık ve alkışlardan sonra Gilmour ve arkadaşları Wish You Were Here ve Comfortably Numb’ı çalmak için sahneye geri döndüler. WYWH’ın ilk sesleriyle, bazı seyircilerin öne, sahneye doğru ilerlediklerini gördüm ve hemen ben de davrandım. Birkaç saniye sonra kendimi sahnede WYWH’ın solosunu çalan Gilmour’dan 5-6 metre uzakta buldum. Bu anı anlatmam inanın imkansız!! Yıllarca cd’den, kasetten sesini dinlediğim, görüntülerini gördüğüm yüce insan karşımda, Pink Floyd’un ilk tanıdığım parçasını çalıyordu. Tüylerimin diken diken olduğunu, titrediğimi hatırlıyorum.

Daha sonra bu anı kaydetmeliyim dedim ve WYWH’ın ikinci sözlerini kameramla kaydettim. Bu görüntüleri de site de bulabilirsiniz. Ve ardından son parça, Comfortably Numb. Roger’a ait vokallerin hepsini Rick’in tek başına söyledi ve Gilmour’un yine üst düzey vokaliyle ve efsanevi solosuyla birlikte konser sona erdi. İkinci grup sözler sırasında yine kameramı çalıştırdım ve bu görüntüleri de sitede bulabilirsiniz. Konser bittiğinde sanki artık bu dünyada değildim.

Yıllarca hayalini kurduğum şey gerçek olmuştu. Hayattaki en büyük hayalim gerçek olmuştu. Dışarı çıktım, az ilerde Ozan’la buluştuk. Birbirimize baktık, ben kendimde değildim ve sanırım o da (Ozan beni affetsin). Bulutların üzerindeydim sanki. Kendimi toparlamaya çalışıp otelime döndüm. Gelelim ertesi güne; yani 16 Mart L’Olympia konserine.

Yazıyı fazla uzatmamak adına, L’Oympia konserinin, Rex’ten ayrılan noktalarına değineceğim. Ama konser salonuna tam girerken bir olay oldu ki sormayın gitsin. Ozan’la salona girmek için sırada beklerken, 2-3 metre yanımızdan hoş bir bayan geçiyor. Ozan’ı dürttüm, şapşallamış bir şekilde “abi bak bu Polly Samson” dedim. Ozan da ” hayır o bu kadar çıtır değil” dedi. Oydu değildi derken Polly gözlerimizin önünde yukarıya, büyük ihtimalle konseri izlemek için locasına çıktı. O şaşkınlık ve tartışma haliyle, ne Polly ile resim çektirme, ne resmini çekmek aklıma geldi. Basiretim bağlandı! Ne diyelim, kaderde bu varmış ama ne olursa olsun arkadaşlar, yüce insan Gilmour’un karısı, söz yazarı Polly Samson’ı da gördüm, hem de çok yakından.

The Blue çalındıktan sonra, “Red Sky At Night”‘ı beklerken, birden bir bayan, evet Sam Brown sahneye geldi. Anladım ki sırada “The Great Gig In The Sky” var. Gilmour slayt gitarın başına geçti ve Sam Brown’un harika vokaliyle parça çalındı. İlk yarı bittikten sonra, ikinci yarı yine Shine On ile başladı. Başta her şey normaldi ancak Gilmour vokallere başladıktan kısa süre sonra hoparlörlerden bir uğultu gelmeye başladı ve Gilmour söylemeyi kesti. Ardından salonda bir alkış! Gilmour seyircilerle Fransızca bir şeyler konuştuktan sonra teknisyeni Andy Jackson’a problemin ne olduğunu sordu. Gilmour, biraz daha seyircilerle Fransızca konuştuktan sonra şarkıyı baştan aldı ama bu defada delay efektinde bir problem oluştu ve Gilmour’un çaldığı notalar birbirini tekrar ederek ediyordu. Kısa süre sonra bu problem sona erdi ve “Shine On” problemsiz olarak çalınmaya devam etti. Buraya kadar bütün problemi kameraya aldım ve onu da sitede bulabilirsiniz.

Önceki gecede çalınan “Dominoes”‘un yerine L’Olympia’da Fat Old Sun çalındı. Echoes yine muhteşemdi!! Bu gecenin “Echoes” performasına ait birkaç dakikalık videoları da yine sitede bulabilirsiniz. Echoes biter bitmez yine doğru sahnenin önüne bis parçaları dinlemeye gittim. Yine muhteşemdi!! WYWH ve Comfortably Numb!! Ve işte bitmişti. Büyülü anlar bütün güzelliğiyle bitmişti. Çıktık, Ozan’la birer t-shirt ve konserlerin afişini alıp kaldığımız yerlerin yolunu tuttuk. Performans olarak bu iki geceyi karşılaştırmak gerekirse, 15’indeki Rexi konseri performans açısından daha iyiydi. Gilmour daha ciddi, konsantre ve yüksek performanstaydı. 16’sındaki L’Olympia konserinde Gilmour seyircilerle çok daha fazla konuştu, birkaç yerde sesi çatladı, teknik bir problem yaşadı ve bir kez kısacık da olsa sözleri unuttu.

Sonuç olarak rüya gibi iki gece yaşadım. Tarif etmeye çalıştım ancak gerçek tarifi imkansız anlardı. Kelimelere sığmayacak duygular yaşadım. Darısı Waters konserine. Tanrılar sahnede görülmeli!! Floyd’la kalın,

sevgiler.

Fırat

Mehmet Tekin (Frackman Revolutions) un Klavyesinden O Anlar bir takım artistik hareketler..

efenim, ne yalan söyleyeyim, içimin içine sığmadığı bir dönemdeyim.. bir güzide insanla bir imkansız mümkün oldu.. amma hâlâ bir acz içindeyim ki net olarak dökemiyorum hiçbirşeyi.. oldukça, geldikçe paylaşasım var işte, böyle tırt bir insan oldum çıktım yahu! “gördüğünün gercek olup olmadıgına ne zaman inanamaz insan? ” yuregini ortaya koyarak baglanırsın bazen bir seylere. aldıgım her nefeste, gordugum her yuzde biraz daha anlam kazanan sesleri sahibinden duymak icin cıktım yola cumartesi gunu.. karsıma cıkabilecek herhangi bir terslik beni yolumdan geri ceviremezdi zaten, her seyi goze almıs, sınavlara girmemis ve gonulden connected olayını goklere cıkarmak icin cıkmıstım yola.. belki de bu yaptıgım seyi dunya uzerinde benim kadar iyi anlayabilecek sayılı insanlardan biri de yanımdaydı ki, değmeyin keyfime.. yorgunluk, uykusuzluk, soğuk..

hic biri lanet olsun dedirtmedi. bileti aldıgım internet sitesinin azizliği bile maksimum yarım saat keyfimi kacırabildi. sınırsız kahve ve sınırsız geyik hakkımı kullanıp atlattım 🙂 ben; ben oldugumdan beri bu kadar guzel sesleri canlı duymadım arkadaşlar. boyle midemdeki, kalbimdeki ve beynimdeki kelebeklere hakim olamayarak uc bucuk saat gecirmedim. hic bir konser hadisesinde elim ayagım titreyerek ordan oraya dolasıp, gozlerimde yaslar biriktirmedim. wish you were here calarken david gilmour’un 2 metre onunde durmak ne demek bilir misiniz? yuzume bakıp gulumsemesini kalbimin kaldıramayacagı tek insanın, “we”re just two lost souls swimming in a fish bowl” derken yuzume bakıp gulumsemesini taşımaya çalışıyorum hala. tansiyonum 6 -3 civarında seyrederken, o gokten inmiş gibi duran ışıkların altındaki efsaneyi gordum ben. nasıl hala hayatta olduguma sasırıyorum..

David Gilmour Le Grand Rex

David Gilmour Le Grand Rex konseri

yanımda olup konser oncesi arbedede delirmemi engelleyen, ruyayı benimle paylaşan frekocan’a nasıl tesekkur etsem, ne yapsam da hakkını odesem bilemiyorum hic. minnettarlık kelimesi tam anlamıyla karsılıyor bunu sanırım. minnettarım kendisine, borcluyum:) son kez ellerime bakiyorum, aynadaki yansimami suzuyorum. biraz sonra yok olacak bir bedenin icindeki ruhum bundan sonrasini merak etmiyor. zaman cok hizli geciyor, ayna birdenbire yesil ve mavinin birlestigi bir dikdortgen haline geliyor. duydugum sesler hep ayni, muzik demeye dilim varmiyor, sarkida konusanin benim gibi bir insan oldugunu algilamakta zorlaniyorum. gozlerimi sikica kapatip ovusturuyorum, actigimda goruntu degismiyor, yalnizca ufak parlak isiklar var etrafta. cocukken de bunu yapip eglendigimi hatirliyorum.

bir seyler degismeli cigliklarim kendi kendilerini bastiriyorlar, duydugum sesler yine ayni. daha fazla gormek, duymak, hissetmek istemiyorum. iki damla yas biri sagdan biri soldan, belki dunyadaki bir cok gozden suzuldugu gibi ayni anda. az sonra yok olacak bir bedendeki ruhun, hissetmek istedigi son sesler bunlar. anlamak istedigi son cumleler.. gerisi sonsuzluk, kimseyle paylasilmayan ozgurluk, bir cift kanat sahibi olmak. bugune kadar gozlerin cektigi tum kareleri son bir kez gorup baska bir aleme yol almak. ruhumun hissetmek istedigi son sesler, anlamak istedigi son cumleler onlarin.

simdi siz dersiniz o da ne ola ki? neden muzik benim hayatımı ozetlesin neden tum yasamimi elden gecirsin ve neden ilk notasıyla beni atese atsın ki…evet siz oyle dersiniz, belki bir kacınız haric..ben.. bugune kadar benim diye gezen ben. her seferinde farklı benler kesfederim. hayatı okurum tek bir olcusunde. tek bir dizesinde asklarımı, dostluklarımı bulurum. ne hissediyorsam damarlarımdan akan kanı bulur o ses,o nefes. alır goturur, belki karadeniz’in cok uzak bir yaylasına, ya da gec saatte beyoglunda bir sokaga, ya da ankaranın karasalına, ve ya kızıl meydan’a..

ne dersiniz? mumkun mu? hayatınızın bir lahzada boylesine gozunuzun onunden gecmesi. beni ben yapıyor bu muzik demeye dilimin varmadıgı sey.. ben yasamıssam, yasıyorsam, yasıyorsam ve yasatacaksam bir baskasını hic cıkmayacak hayatımdan bu,onlar.. hani olur da, “lan ne seyretti bu adam” diyenleriniz olur diye, http://rapidshare.de/files/15332334/David_Gilmour_Live_at_Radio_Two_16x9.wmv.html tamamen legaldir, televizyondan kaydedilmiş bir hadisedir, doyasıya indiriniz diyeyim.. hani seyredemezmiştikti, hamburglara gidemezmişdikti, haydi hayırlı traşlar:)))) yaa işte böyle.. Konser.. dedirten değil, oldurtan konser, manyak eden, ağlatan konser.. tek kelimeyle muhteşem, iki kelimeyle çok muhteşem, çok kelimeyle bugüne kadar gördüğüm herşeyden güzel..

Diyebileceğim odur ki, ben bugüne dek kendimi böyle mutlu hissetmemiştim a dostlar, canlar, küheylanlar, blog kadınları, afro amerikalılar, tırtlar, dostlar, artık düşman dahi olamayacaklar.. Hep yalanmış bugüne kadar gördüğümüz, dinlediğimiz, sacd dahi olsa medya tırtmış aslının yanında, cızırtıymış, bootlegmiş.. eğer ki kuş kadar sahnede abiler böylesi bir temaşa yaratabiliyorlarsa, pulse izlemiş, delicate sound of thunder’a erişmiş, the wall silsilesinin bir ucuna dahil olmuş havariler, ki biz hacıysak onlar ashabı kiramdır nazarımda, neler gördüler, neler duydular, bunu ancak onlar bilebilir..

Hamburg’un olanca soğuğuna, her başımız sıkıştığında karşımıza çıkan yurttaşlarımıza, trenine taksisine oteline selam olsun.. Ne yazdığımın farkındayım ne de yazacağımın.. bir şeyi daha anlamış oldum ki bu sayede, o da David Gilmour gibi adamların haybeye ortaya çıkmadığıdır.. bazı şeyler gerçekten de söze sığmıyor, herhangi bir lisan anlatmıyor, ağızdan çıkabilecek hertürlü ses kifayetsiz kalıyor işte.. Baba da bu işe çözüm bulmuş, Strat’ı yemiş bitirmiş, kesmemiş bir de saksafon öğrenmiş ki iyice ölelim, daha da kendimize gelemeyelim istemiş..

Remember that night White sails in the moonlight They walked too Through empty playground This ghost’s town Children again On rusting swings getting higher Sharing a dream, on an island, it felt right.. We lay side by side Between the moon and the tide Mapping the stars for a while Let the night surround you We’re halfway to the stars Ebb and flow Let it grow Feel the warmth beside you.. Söz burada bitmiş, solo başlamış misal, sözle anlatamadığını gitarla anlatmış adam.. hissettirmiş sıcaklığı derece santigrat cinsinden, kaynatmış, buhar etmiş bırakmış etini kemiğini terini tek bir pota içinde..

Diyecek ne çok şey var yüce rabbim! Nasıl anlatmak lazım bunu, nasıl paylaşmak lazım, bu saatten sonra gitara başlasam becerebilirmiyim anlatmasını, yoksa başka bir klavye ile mi denesem yazmayı, tek becerebildiğim mecradan devam etsem, ne yapsam bilemiyorum.. Elbet kafa toparlanır, bu rahat uyuşukluk hali biraz diner hayatın gailesiyle, o vakit primitif kelimelere sığınıp şöyleydi böyledi diyebilmek şansına sahip oluruz belki.. yazdım yazdım sildim kaç saattir, özür diliyorum sadece, ama anlatamıyorum.. Velhasılı credits olayına geçelim..

İlk başta, bu işin olması için beni celallendiren, 36 yaşında koca kütleyi kaldırıp Hamburg yollarına duçar eden, kendisi bir son dakika golüyle gelme şansını yitirip de alt devrem olmak pahasına -eheheh- oralarda kapılardan girebilmem için elinden gelen herşeyi yapan, hayatımın en mutlu saatlerinin baş mimarı beşinci göz kardeşime yüzbinlerce teşekkür yalan olur, ama biliyor ki ve zaten öyleydi, gözümse gözüm, kolumsa kolum, canımsa canım, gözümü kırpmaksızın..

Ardından, eski defterimizde bilenler bilir, frekoyu david gilmour konserine gönderelim kampanyası’nı tek hareketle başlatan ve bitiren dolphingirl ablama, o millerin her biri çarpı mil kere sırtımda taşımak borcumu müsait olan ilk durakta ödemeyi bir ülkü addettiğimi de belirteyim isterim.. ablasın be, inkar etme işte! 🙂 Ve son olarak, bu güzide yolculukta beni yalnız komayan, hayatımın en önemli kırksekiz saatine yarenlik eden, şu ahir ömrün bugüne kadar geçen en ama en mutlu saatlerinin dakikalarının saniyelerinin her bir anının eşlikçisi, uçakdaş, oteldaş, sabırsız bekleme anlarını mucizevi geyiklerle süsleme, uykusuzluktan uyuşmaya yüz tutmuş beyinleri ayık tutma üstadı, gönül adamı modeli gözümüzden yaşın bir an bile eksik olmadığı bir üç saat otuz dakika boyunca mendil dahi istemeden aynı nehre damlalarını akıtan çağlayan, benden ve bilebildiğim cümle floydiandan daha floydian insan, canım ciğerim, 11 mart 2006 tarihinden itibaren dostlarını kardeşim, düşmanlarını kanlım addettiğim, pek bir kıymetlimissss likeinme hanımefendimize, daha da birşey demeyeyim, belki canı patates çekmiştir diyeyim kafi :))))

Ez cümle, aramak suretiyle bir tını da olsa dinletebildiğim arkadaşlar dostlar canlar; Baba’nın albümü çıkardığı haftanın sonunda albümün konserinde olmak tarifsiz bir keyifti, an itibariyle bir tek likeinme ne dediğimi anlayabilecektir, bir de ona sormayı deneyiniz bitte.. Sharing a dream, on an island, it felt right.. 11 mart 2006 DAVID GILMOUR hamburg konseri.. söyleyecek çok şey var, paylaşacak çok şey var, lakin an itibariyle bunun için ne zaman ne de uygun kelime var.. ne olur mazur görün, ama kralını yazacağım, az müsade.. resimde, gök kubbenin aralanıp vahyin ve nurun inmekte olduğu an görülüyor.. o tarih saat şeysini de bi türlü ayarlayamadım, okadar olur:)

Sadık Karatoka David Gilmour Le Grand Rex Konseri

Merhabalar, Tatili biraz uzattığım için ancak yazabiliyorum, özür dilerim. Ama kelimenin tam anlamıyla Hacca gidip gelmiş birinin iç huzuruyla döndüm. Sitenizde okuduğum üzere konserleri izleyen diğer arkadaşlar içerikle ilgili epeyce detaylı ve güzel şeyler yazmışlar… Benim ilave edeceklerim kişisel şeyler olacak. Daha önce de bahsettiğim gibi 15 Mart günü öğle vakti, Almanya’da buluştuğum arkadaşımla Düisburg’dan otomobil ile yola koyulup, Hollanda ve Belçika üzerinden 520 km yol katedip Paris’e akşam saat 19.00 civarında vardık. Konser salonunu bulup arabayı parkedene kadar da bir saat harcayıp tam zamanında Rex Sineması’ndaydık.

Çocukluğumdan kalan alışkanlıkla On an Island albümünü dinlemeyi israrla bu geceye saklamıştım. Oldum olası sevdiğim albümleri hep kendimce bir törene dönüştürerek dinliyorum. Sanki orda burda ve bölük pörçük dinlersem ihanet ediyor duygusuna kapılıyorum. İlk albümünü değil ama About Face’i, Meltdown’u dinleyip, izlediğim ilk anları hala çok net anımsıyorum. Diğer Pink Floyd albümlerini de… Aslına bakarsanız ben bu konserin Salonun yapısını, David’ın 60 yaşını ve Meltdown Konserlerini referans alarak akustik ağırlıklı olacağını tahmin ediyordum, yanılmışıım. İlk bölüm ağırlıklı On an Island, ikinci bölüm ise bildik ayetlerin muhteşem tefsirleri…. Echoe’s konusunda ben de diğer arkadaşlarla hem fikirim. Echoe’s Echoe’s olalı bu kadar güzel çalınmamıştır herhalde diye düsünüyorum.

Ben ayrıca Shine On’un gitar sololarını da bir parça değişik yorumladığını düşünüyorum Usta’nın. Ve seyircinin Rick Right’a iade-i itibarı da görülmeye değerdi gerçekten. David’in Pink Floyd öncesi 2 yıl kadar Paris’te fotomodellik yaptığını hesaba katarsak fransızcası’na hala hakim olduğunu gördük…Zaten 2002 konserlerinde Bizet’in ünlü aryasında da (je crois entendre encore) rüştünü ispat etmişti. Bu müthiş gecenin tadını çıkarabilmek adına pek fotoğraf çekemedim ama zaten diğer arkadaşlar oldukça başarılılar…

İnanın hala böyle bir geceyi yaşadığıma inanamıyorum ve hemen her şarkıda döktüğüm gözyaşlarını da ancak bu sitenin okuyucuları anlar diye itiraf edebiliyorum. Lütfen karım duymasın 🙂 Hoşçakalın

Sadık Karatoka

pftn hakkında

PinkFloydTurk.Net admini, Floyd fanı, müziksever, eski ses mühendisi.

19 Ağustos 2006 tarihinde David Gilmour içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: